| İSLAMî HAREKETLER; ARAYIŞ, İNŞA, İMTİHAN... |
|
|
|
|
(2 Mayıs 2026, Cumartesi)
Konunun anlaşılması için veya anlatabilmem için önce İslamî Hareketlerden kastımız nedir, bunların tasnifi nasıl tesbit edilir veya edilmelidir. Sonra arayışlardan neyi kast ediyoruz, nasıl arıyoruz, arayış sonunda vardığımız sonuca göre bir yapılanma veya inşa nasıl olur. Bütün bunlardan sonra hayatımızın her anı bir imtihan fakat bir hareketin içinde olmaklığımızın getirdiği ilave imtihan nedir? Konunun başlığı bütün bunları muhtevidir.
İslamî Hareketler Konunun anlaşılması için önce, bazı kavramları yerli yerince oturtmamız lazım. İslamî hareket; iki kavramı ihtiva eder, biri İslamîlik diğeri Hareket. Sübutu ve delaleti kat'i nasslarımız İslamîliğimizi belirler. Kur'an-ı kerim, Sahih sünnet. Şer'i delil olarak kabul edilen icma ve kıyas da Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri hususlardır. Nasslarımızın iki önemli hususiyetleri var; sübut ve delalet.
Nassların sübutu Kur'an için şüphe götürmez. Hadis-i şerifler için ulumu'l-hadis bu konuda bize yeteri kadar malumat verir, ilim erbabı bunları bilir. Nassların delaleti; çok titizlikle üzerinde durulması lazım gelen bir konudur. Tamamen ehli tarafından belirlenir. İslamîliğe bu zaviyeden bakınca, Kur'an, sahih sünnet, icma ve kıyas; ümmetin, İslamî hareketin temelini teşkil eder. Yapılanların bunlara uygun olması, en azından ters düşmemesi elzemdir. Harekete gelince; hareket dışarıdan bakan biri için, bir yerden bir yere gitmesi gereken bir hâldir. Yerinde saymayan, daima yürüyen, gelişen halden hale geçebilen iş/amel demektir. Demek ki İslamî hareket hem İslam'ın ruhuna uygun olacak hem de yerinde saymayacak. Birinci kısım sabitelerle kaim olur. İkinci kısım ise hareket halinde değişken ve yerinde durmayan, şekilden şekle girebilen bir vaziyette olması lazım gelir. Bütün hareketlerde olduğu gibi İslamî hareketler de sosyal bir vakıadır ve sosyal kanunlara tabidir. Bir tarafta sabiteler diğer tarafta değişkenler. İşte İslamî hareketler -bu iki ayrı durumu, iki ayrı hali uyumlu bir şekilde yürütebilme becerisini gösterme ameliyesidir-, demek mümkün. Buna anın fıkhı da denilebilir.
İslamî Hareketler İslamî hareketleri genel itibarıyla iki kısma ayırmak mümkün; biri naslara bağlı, kitap ve sünnet doğrultusunda iş yapmaya çalışan hareketler. Diğeri ise toplumsal yapıyı muhafaza etmeye çalışan, genel itibarıyla toplumun İslam anlayışına uyum sağlamak için didinen, içinde yaşadığı toplumu ve içinde bulunduğu zamanı birlikte değerlendiren anlayıştır. Bu iki farklı anlayışı birbirinden tamamen ayırmak oldukça güç... Burada öncelik sırası, hareketin esasını belirler. a. Genel anlamda İslamî de olsa toplumu korumak, nassların emrettiği şekli biraz yumuşatmak, toplumu ürkütmemek, buna maslahat demek de mümkün. b. Nassların emir ve nehiylerine harfiyen uymak, ona göre bir toplum inşa etmek için çabalamak. Örnek olarak M. Akif'in İslamlaşma anlayışı ile Sultan II. Abdülhamid'in İslamlaşma anlayışını verebiliriz. Akif, nasslara bağlı kitap ve sünnet doğrultusunda bir İslamlaşmayı savunur. Sultan Hamid ise Osmanlıyı kurtarmak ve ayakta kalmasını sağlamak için didinir. Akif'te asl olan Kur'an ve sahih sünnete bağlılıktır. Sultan Hamid için asl olan devleti ayakta tutmaktır. Sultanın İslam anlayışında bidat ve hurafe olmasında bir sakınca olmaz, yeter ki devlete bağlılık olsun. Diğerinde ise asl olan nasslara bağlılıktır, devlet eğer bu konuda naslara ters düşerse, o devlete karşı mücadele etmek elzemdir... Sultan II. Abdülhamid dönemi Osmanlı devleti hatalarıyla beraber bir İslam devleti idi, bu da göz ardı edilmemelidir. Bu genellemeden sonra, İslamî hareketleri Akif'in anladığı manada anlamak bugün daha doğru olur. Çünkü İslam devletimiz yoktur. Suud, İran ve Pakistan, son zamanlarda oluşmaya çalışılan Afganistan emirliği, Suriye yeni rejimi... İslam devleti diye adlandırılan devletlerin İslamîliği tartışılır. Pakistan biraz farklı... İslamî Hareketler; İhvan hareketi, Pakistan Cemaat-i İslami, İran devrimi sırasında İran devrimi, Fas'ta Adalet ve İhsan cemaati, Afganistan'daki İslamlaşma, Çeçen cihadı sırasında Çeçen İslamî hareket, Özbekistan'da İslamî hareket, Hizbuttahrir, Türkiye'de Millî mücadele, Millî görüş hareketi. Cihadî hareketlere İslamî hareket demek için; İslam?'ı hayata hakim kılmak için yola çıkıp belli plan-program dahilinde çalışarak değişik merhalelerden sonra fiili cihada başlanırsa buna İslamî hareket diyebiliriz. Onun için cihadî hareketler eğer İslamî hareket vasfını haiz değillerse nereye evirileceği müphem. Biz bunlara şahit olduk. Bunları çoğaltmak mümkün. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Osmanlının siyaset sahnesinden tardedilmesinden sonra kurulan bütün cemaatler, merkeze iktidara yürümeyi esas alır. Çünkü en büyük problem Ehl-i sünnet için; bizi temsil eden bir devletimizin olmayışıdır. Bu erke ulaşma özlemi ve mecburiyeti, Müslüman camiaları /İslami hareketleri ister istemez devlete ulaşma en önemli mesele haline gelmiş durumda. Hal böyle olunca neredeyse cami dernekleri bile kendilerini küçük birer İslamî devlet gibi görme mecburiyetinde görebiliyorlar. Bu hâl beraberinde ahlaki zaaflar, istismarlar getirir. Kendinde olmayan gücü vehmeder ve ona göre yol alır. Böyle düşünenler için hareket, İslamiliğin önüne geçer. Teviller, imtiyazlar, inisiyatif kullanmalar çoğalır. Bir başka açıdan bakılınca; İslamî hareketlerin bazıları, kendi metinleriyle yazdıklarıyla yol alıyorlar. Mesela Mevdudi'nin kitapları ve düşünceleri çerçevesinde oluşan Pakistan'daki Cemâat-i İslâmî. Türkiye'deki Risale-i Nur hareketi, tarikatların süregelen gelenekleri, okutulan metinler ve virdleri... Ayrıca kendileri gelenek oluşturan cemaatler; açık örnek İhvan-ı Müslimin cemaati. Çağımızı en çok etkilen İhvan, üzerinde özel olarak çalışılması lazım gelir. Önceki İhvan ile bugünkü İhvan aynı değildir... konumuzu aşan bu ayrıntılara girme vaktimiz yok. Cemaatler kendilerini yenileme ve geliştirme zorundadırlar. İslamî hareketler için bu yenileme ve kendini geliştirme ameliyesidir demek de yanlış olmaz. Bu yenileme/yenilenme ameliyesi hareketin seyrini belirler. Sübutu ve delaleti kat'i nass bizim İslamîliğimizi gösterir onu muhafaza eder. İçtihadımız da bizi camidleşmekten korur. Fıkıh usulünün bu iki önemli kaidesini toplumsal işleyişe uygulayabilirsek Allah'ın izniyle yolumuz açık olur, hem hareket halinde oluruz hem de İslamîliğimizi korumuş oluruz. Bu iki ana eksenden biri diğerine galebe çalarsa, denge bozulur. Hareket daima kendini nasslara arz etmeli ve nassların kontrolünde yol almalıdır. Nassların harfi manalarına takılıp kalınırsa değişen dünyada devre dışı kalma ihtimali her zaman vardır. Nassların delaleti ancak mevcut ahvalin durumuyla irtibatlandırılırsa bir değer ifade eder ve hayatta karşılığı olur. Nassların delaleti zaman ve zemine göre anlam kaymasına uğrayabilir. Yahut şöyle demek daha doğru olur, olayların seyri delaletin açığa çıkmasına vesile olabilir. Bu çok zor ve özel çalışmayı gerektiren bir durumdur. Kur'an ve sahih sünneti detaylı şekilde incelemek, karşılaşılan vaka ile nassların arasındaki illeti bulmak, bundan yola çıkarak bir istikamet çizmek. İşte bu sağlanabilirse İslamî hareket yol almaya devam eder ve ümmetin önünü açabilir.
Arayış Beniâdem daima arayış içindedir. Konumuz bağlamında aramayı iki anlamda kullanabiliriz; biri yeni bir arayış, diğeri kaybettiğimiz parlak maziyi arayış. Maziyi aramaya çıkmak için geçmişe yolculuk yapmalıyız. Bizim geçmişimiz; insanlık geçmişidir. Müslümanlar, İslam'ı, İslamî mücadeleyi Hz. Peygamberin bisetiyle başlamadığını bilerek hareket ediyorlar. İslam genel anlamda Hz. Adem ile başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v) ile kemale eren dinin adıdır. Onun için peygamberlerin hepsine iman etmekle mükellefiz. Kur'an okuyan herkes bunu fark eder, anlar anlaması elzemdir. Her gün yatsı namazından sonra okunan Bakara Suresi son ayetleri bunu bize bildiriyor, emrediyor. "Allah'ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar." "O'nun elçileri arasında ayırım yapmayız" ve "İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş Sanadır" dediler... (Bakara, 185). Arayışı önceki dönemlerde aramak için geçmiş insanlık tarihini taramamız ve oradan kendimize ders çıkarmamız anlamında kullanmalıyız. Bundan hareketle "Peygamberler Tarihi" kitapları yazılmış. Müslümanlar, peygamberlerin mücadelelerini örnek alarak hareket ederler. Kur'an-ı kerim peygamber kıssalarıyla doludur. Geçmişe yolculuğumuz sadece aktarmak olmamalı. Geçmişten ders çıkararak bugüne ve yarına ışık tutacak bir şekilde ders çıkararak yol almalıyız. Bugünkü arayışımız da geçmişten kopuk olmamalı. Bir yerde Yahya Kemal?in, Ziya Gökalp'e verdiği cevapta olduğu gibi; ?"Ne harabiyim ne harabatiyim Kökü mazide olan atiyim." Geçmişe saplanıp kalmamak, ama geçmişi bugüne ve geleceğe taşımak. Köksüz olan her şey devrilmeye ve yok olmaya mahkumdur. Geçmiş hatıralarla avunmak da Müslümanın yapabileceği bir hâl ve davranış değildir. Dünü bugüne bugünü de yarına bağlamak. Bugün biz Müslümanların arayışı, iki yönlü olmalı; biri nasslarımızı muhafaza etmek diğeri de modern dünyanın geldiği yeri görerek, anlayarak ve nereye doğru evrildiğini hesaba katarak onunla iletişime geçmek, değerlendirmek ve hesaplaşmak...
İnşa İnşa; ortaya çıkarmak, icat ve ihdas etmek, yaratmak, kurmak, üretmek ve yazmak... bozulan bir şeyin yeniden rayına oturtması mı diye anlayacağız, yoksa ilkeleri muhafaza ederek yeni ahvale göre yeni bir tarz mı geliştireceğiz. Her ikisi de mümkün. İnşa ile ihya arasında bir bağ olduğunu da hesaba katmamız elzem. Burada üzerinde duracağımız mesele; yeniden bir şeyi kurmak, üretmek. İslamî hareketler açısından inşa; modern çağda yeniden kendimizi dizayn etme, kurma, kendimizi gözden geçirme diye anlamak da mümkün. Cemaatler açısından inşa; STK olmaya evrilme diye anlamak tehlikelidir. Mücadele ve mücahede tarzımızı gözden geçirme de bir nevi inşa olarak anlamak imkan dahilinde. İnşayı daima uyanık kalarak kendini yenileme diye de anlayabiliriz.
İmtihan Dünyaya gelişimizden ahirete irtihal edeceğimiz vakte kadar hayat bir imtihandır. İmtihanlar, sınamalar değişiktir. Bizi yaratan bizi imtihana tabi tutar ve imtihan sonucu gideceğimiz yere varırız. Varacağımız yer ya cennet veya cehennemdir, inşallah Rabbımız hepimizi cennette buluşturur. Dünyaya gelişimizi, ana- babamızı seçmemiz elimizde değil. Ama içinde yaşadığımız zaman ve zeminde kendimize salih ve sahih bir alan oluşturmada bulunabiliriz. Her bir ferdin imtihanı farklıdır. Bulunduğumuz yerin mevkiin ve eldeki imkanların imtihanını veririz vermeliyiz. Ailemiz ile alakalı imtihanımız var, Komşularımızla ilgili imtihanımız var, Mahallemizle -içinde bulunduğumuz- toplumla ilgili imtihanımız var, Şehrimizle ilgili imtihanımız var, Üzerinde yaşadığımız ülke ile ilgili imtihanımız var, -buna bazı itirazların olabileceğini var kabul ederek beyan ediyorum- İslam ümmeti ile ilgili imtihanımız var, İnsanlık alemi le ilgili imtihanlarımız var, ... Sayılan ve sayılamayan nice imtihanlarımız var. Her bir imtihan alanın kendine mahsus öncelikleri var. Hepsinin nasıl olması gereğini Müslümanlar olarak biz Kitabımızdan onun uygulayıcısı Hz. Peygamberden öğreniyoruz. ... Bu genel girişten girizgâhtan sonra ülkemizin İslamî mücadelesindeki safhalara değinerek değerlendirmelerimizi sürdüreceğiz.
Türkiye Cumhuriyetin kuruluşunda, birinci meclis devre dışı bırakılıp ikinci mecliste inisiyatifi ele geçiren zevat, dünya hakim güçlerin kendilerine çizdiği çizgide bir ülke inşa etmeye başlayınca, Müslüman halk ile devletlü ricalin arası açıldı. Neticede, adı bizden zihni ve ruhu onlardan Batılılaşmış devlet ricali eliyle bir Türkiye inşa ettiler. Yani değişim ve dönüşüm; kafası batılıların zihniyle çalışan bir kadroyla ülkeyi istenilen kıvama getirdiler. Ama tüm plan ve programlara rağmen ülkeye ait bazı kırıntıları da beraber getirdiler. Cumhuriyet tarihi bu kırıntılar, kırılmalar ve batılı dayatmalarla bugüne geldi. Nereye gideceğini tam kestirmek biraz güç. Hâlâ iç çatışmalar devam ediyor Türkiye'de... Rejimin siyasetine ve işleyişine göre Müslümanlığını korumaya ve yaşamaya çalışan insanlar, kurum-kuruluşlar var. Sistemle ilk ve ciddi hesaplaşma Şeyh Said kıyamı ile başladı. Kıyam bastırıldı ve cezri tedbirlerle Müslüman ahali susturuldu. Arada bir nefes alacak menfezler açtıysa da sadra şifa olmadı/olamadı. Şeyhin kıyamından sonra ciddi manada bir kalkışma olmadı. Cumhuriyetin kuruluşunda, Müslümanlar savaş yorgunu ve ülkenin sahibi olarak çare arayışlarını sürdürürken mütegallibe, devletin bütün kurum- kuruluşlarını ele geçirdi ve istediği gibi bir idare oluşturdu. Ehl-i İslami ise ara boşluklardan yararlanarak varlığını sürdürmeye çalıştı. Bu arada dünya umumi gidişatına uyarak bir yol izlemeye koyuldu. İkinci cihan harbine kadar bu böyle devam etti. İslami Hareket 1945 yılına kadar rejimin ilhadına karşı bir yol izlemeye koyuldu. O günün Türkiye'si, dinin akla muğayyer olduğu, bilime karşı olduğu, ülkenin milli menfaatlerini düşünmediği gibi konularla Müslümanlara saldırıyordu. Ayrıca cihan harbindeki yenilginin faturası da Müslümanlığı çıkarılıyordu. Müslümanlar da buna karşı kendilerini savunuyor ve bu ithamlara karşı cevap vermeye çabalıyorlardı. Harf inkılabı İslami hafızayı sildi. Asırların birikimi bir anda yerle yeksan olmuş durumda idi. Bir gecede asırların birikimi yok hükmüne geçti. Çok partili hayata geçiş ve sonraki gelişmelere devam edeceğiz inşaAllah ...
|





