İşgal Sonrası Müslümanların Durumu PDF Yazdır e-Posta

İşgal Sonrası Müslümanların Durumu

ABD’nin Irak işgali ne bir başlangıçtır, ne de bir sonuç. Tarih boyunca süregelen çatışmanın bir kesitidir. Kökleri tarihin derinliklerinde olan Hıristiyan-Yahudi medeniyeti ile İslâm medeniyeti arasındaki rekabet, çatışma, savaş, dün vardı, bugün de vardır, yarın da olacaktır. Hiç kimse tüm dünyanın tek bir güç tarafından idare edilebileceğine inanmamalıdır. Böyle bir durum asla olmayacaktır. Dünyanın tek tipleşmesi -Amerikanlaşması- mümkün değildir. Bu insan fıtratına, dinlerin temel özelliklerine aykırıdır. Dünya durdukça farklılıklar olacak, bu farklılıklar bazen diyaloga, bazen sürtüşmeye, bazen de çatışmaya dönüşecektir. Şu anda bir çatışma durumu ile karşı karşıyayız.

Bu, temenni edilmeyen fakat vakii bir durumdur. Öyle ise problem nerededir?

İlk önce problemin temelinde biz varız. İslâm dünyası var. İslâm dünyası gücünü kaybedince, siyasi erki yitirince güç elde edeceğine, bunun için hazırlık yapacağına, derlenip toparlanacağına; güçsüzlüğünü mazur gösterecek gerekçeler aramaya koyuldu. Yeni ahvale göre yeni kavramlar icadetti. Yeni bir perspektif geliştirmeye çalıştı. Çözüm diye ileri sürdüğü şey kendi önünü kesti. Kendine ait bir yol, yöntem bulamadı.

Yenilgi psikolojisi, ümmeti Yahudi-Hristiyan medeniyetini karış karış takip etmeye, onları birebir taklide itti. Giyiniş biçiminden zihin işleyişine kadar onları izledi. Böyle yaparak karşı tarafın kendisini anlayacağını ve üzerine fazla gelmeyeceğini sandı. Ama bu da işe yaramadı, İslâm coğrafyası peyderpey işgal edildi.

Zihnen çöküntü yaşayan ümmet bin sekizyüzlü yıllarda ümmet olma vasfını yitirdi. O hale geldi ki ne Hristiyan-Yahudi olabildi, ne de Müslüman kalabildi. Tam bu çöküntü anında istilaya uğradı. Bin dokuz yüzlü yılların başında Müslümanların kahir ekseriyeti bağımsızlıklarını yitirdiler. Sonra yitirdikleri bağımsızlıklarını elde edebilmek için Yahudi ve Hristiyanlar tarafından dünyaya sunulan ulus-devlet anlayışı ile var olmaya çalıştılar. Kendilerini esir eden güçlerin anlayışlarına uygun bağımsızlıklar elde ettiler veya kendilerine bu bağımsızlıklar hediye edildi. Zahiren bağımsızlaştığını sanan İslâm dünyası özünde, zihnen köleleşti.

İtiraf edilsin veya edilmesin Müslümanların genelinin zihninde İslâm’ın dünya meselelerine tam çözüm sunacağına dair kanaatler kesin değil. Ümmet zihninin gerisinde bir boşluk, bir acaba var.

İslâm, dünyanın problemlerine çözüm olabilir mi? Bu soru yüzyıllardır soruluyor. Tüm İslâmcılar ve aklı başında her Müslüman bu soruya cevap bulmaya çalışıyor. Soru hâlâ ortada.

Bu soruya verilen cevaplar Müslümanların nerede durduklarını, neyi göze aldıklarını ve nasslarına ne kadar bağlı olduklarını da gösteriyor.

Kimileri İslâm’ın çağın geçer akçe fikirlerine uygun bir formatta ele alınmasını öngörüyor. Deniliyor ki; İslâm çağın devlet anlayışına, ahlakına, yaşama biçimine uymalıdır. Kimileri de İslâm ile teknik gelişmeyi, modern dünyanın duruşunun bağdaşmayacağını ileri sürüyor. Buna inanıyor. Yeni olan her şeyi gayr-i İslâmi addediyor. Şartların hiçbir öneminin olmadığını ileri sürüyor. Dünyadan kopup kendilerine ait başka bir dünya ihdas etme temayülünü gösteriyor.

Kimileri de karma bir yol izleyerek seçmeci davranıyor. Batının tekniğini, fennini, medeniyetini alırız ama ahlakını almayız gibi. Mehmet Akif gibi.

Önümüze kasti olarak sürülen bu soru ve buna verilen cevaplar ümmetin birliğini bozuyor. Çözüm diye üretilenler ümmet arasına ihtilaf sokuyor, ayrılığa vesile oluyor.

Tarih boyunca Müslüman ümmet bu tartışmalar yerine kendi nassları ile yola çıksaydı muhkem ve sarih nassların ışığında meseleye baksaydı, kendine ait bir çözüm bulabilirdi. Bunu yapmadı. Herkes İslam dünyasının dışında dünyaya sunulan tezlerden birisini esas kabul edip nassları o tezler doğrultusunda istimal etmeye başladı. Bu da çok keyfilik getirdi. Çözüm diye önerilenler elimizi kolumuzu bağladı.

Irak işgali ile karşı karşıya kaldığımız sorun ve acziyet izah edilmeye çalışılan tereddütlü ruh halinin dışa yansımasıdır. Durduğu yeri kendine izah edemeyen insanların direnmeleri mümkün değildir. Kim niye direnecek, ne için direnecek ve bu direncinin sonunda ne elde edecek? Bu soruların cevabı verilmeden direnç beklemek mümkün değildir.

İslâm dünyası birkaç ülke hariç çoğu yeni bağımsız olmuş ülkelerdir. Bunun tabii sonucu olarak kurumları oturmamış, devlet geleneği sağlanmamış, devamlılık yok, devlet eli ile organize edilmiş kurumların dışında herhangi bir kurum yok. Bir nevi devlet içi kaos yaşanıyor. Bu tür durumlarda şark kurnazlığı ile bozulmuş İslâm birbirine karıştırılarak nev-i şahsına münhasır bir sistem / sistemsizlik meydana getirilmiş.

Batılılar tarafından iş başına getirilenler halka karşı ve halka rağmen iktidar olmuşlar. Müslüman halk hesaba katılmadan onun adına ülkeler idare ediliyor, halklar yönetiliyor. Devlet ve devlet ricaline itaat kutsanıyor, İslâm dünyası geneli itibari ile adı ne olursa olsun diktatörlerle idare ediliyor. Bu despotik idareler halka yabancıdırlar. Hepsi kukla rejimlerdir. Halka korku salarak yaşamaya çalışıyorlar. Bu korku psikolojisi tembelliğe dönüşüyor, tembellik cehaleti getiriyor, cehalette baskıyı. Neticede kendinden emin olmayan tembel, cahil, haksızlığa boyun eğen bir toplum oluşturuluyor. Bu vakıayı İslâm ile dinle izah etmek yanlıştır. Dinimiz sayılan olumsuzlukların hiçbirini hoş karşılamaz. “Zalim sultan karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturu bile tek başına bunu izaha yeterlidir. Hz. Ömer’in yoldan saparsam ne yaparsınız, sorusuna Müslümanların verdiği, seni kılıçlarımızla düzeltiriz, cevabı ümmet bilincimizin göstergesidir.

Zulmü şirk ile eş anlamlı gören bir inanç sahibi nereden ve kimden gelirse gelsin adaletsizliğin, zulmün her türlüsüne karşıdır. İslâm coğrafyasında olup bitenleri İslâm itikadı ile İslâm siyaseti ile izahı mümkün değildir. Olanların hepsi dinin açık nasslarına terstir. Öyle ise bunları nasıl izah etmemiz lazım. Bunları tarihî olarak, sosyal olarak incelememiz lazım gelir. Hiçbir devlet, cemaat, kuruluş, düşünce kendi beceriksizliğini öngörüsüzlüğünü, basiretsizliğini, tembelliğini, zulmünü İslâm’a mal etmeye kalkışmasın. Buna kimsenin hakkı yoktur. İslâm mahza adalettir ve bütün insanlık için gönderilmiş, problemlerini çözmeye muktedir son ilahi dindir. Burada dinimiz ile Müslümanların yanlışlarını üst üste koyamayız. Sıkıntı ve problem Müslümanların zihinlerinde, inanç gevşekliğinde ve tembelliklerindedir.

Müslümanlar Allah ile aralarındaki boşlukları giderir, Allah’ın kelamına ve Rasulullah’ın sahih sünnetine sarılır, çözümlerini orada ararlarsa kendilerine ait mutlaka bir yol bulabilirler. Bu Allah’ın vaadidir ve Allah’ın vaadi haktır.

Bugün ABD’nin Irak işgali bütün İslâm coğrafyasına sirayet edebilir. Atadığı vali Garner ile düzen sağlayabilir. Irak’a görece rahatlık da getirebilir. Biraz yer edindikten sonra Suriye’ye de müdahale edebilir. Suriye’yi korkutarak Lübnan’daki Hizbullah’ı, Filistin’deki Hamas ve İslâmi Cihad’ı susturma yoluna da gidebilir. Bunu görünür manada sağlayabilir de. İran’a, Türkiye’ye de el uzatabilir. İşgal de edebilir. Kendi anlayışına göre İslâm coğrafyasında yeni bir idare biçimi de sağlayabilir. Esas merkeze koyduğu İsrail’in güvenliğini de sağlamış olabilir. Bütün bunlar beklenen hususlardır. Hiçbirisi sürpriz değildir.

Kafasına sömürmeyi koymuş bir musibet güçten bunlar beklenebilir. Ama asıl üzücü olan insanı derinden yaralayan Müslümanların tutumlarıdır. Yukarıda manzarası çizilmeye çalışılan İslâm âlemi lisan-i hali ile bu sömürmeyi onaylıyor. Suç sadece sömürende değildir, sömürülende de suç vardır. Eğer bir yerde bir zalim varsa onun zulmüne rıza gösteren mazlum da suçludur. Biz Müslümanlar olarak ne zulmederiz, ne de zulme uğrarız. Buna asla razı olmayız. Bütün bu olumsuzluklar bu sinir bozucu durumlar hayırlı bir olumluluk doğurabilir. Daha doğrusu doğurur. Bu musibet şerden inşallah bir hayır çıkar.

Ümmetin geldiği nokta umutsuzluğun, dibe vurmuşluğun son halidir. Tüm umutlarını yitirmiş durumdadır. Tek dayanağı Allah’ın yardımı ve kendi kendine adam olma mecburiyetidir. Kendine yetme mahkûmiyetidir. Bugüne kadar dünya güç dengelerini hesaba katarak bir güce karşı başka bir güce sığınarak idame-i hayat edenler artık bunun kalmadığını görmüş oldular. ABD’ye karşı SSCB yok. NATO’ya karşı Varşova yok. BM mazlum milletleri himaye edebilecek bir kurum olmaktan çıktı. Uluslararası bütün kuruluşlar 1950’li yıllarda ABD öncülüğünde kurulmuş kurumlardı, ABD bugün bu kuruluşları dünkü fonksiyonu ve hali ile devamını istemiyor. Bugünden sonra dünyada yeni arayışlar başlayacaktır. Uluslararası yeni ittifaklar oluşacaktır. Bu da uzun bir zaman alır. Köleliğe alışmış devletler ve toplumlar büyük bir ihtimalle 20-30 sene efendisiz kalacaklardır. Herkes kendi ayakları ile ayakta durmak mecburiyetindedir. Artık ikinci bir uluslararası kurum yok.

Her bir İslâm ülkesi kendi bulunduğu konumu yeni baştan gözden geçirecek, kendine yeni bir konum belirleyecektir. Bunu belirlerken de sığınacağı herhangi bir güç yok. Türkiye 1950’den beri bütün varlığını NATO’ya, ABD’ye bağlamış, öylece ayakta kalabilmiştir. 50 yıllık hizmetin karşılığını Türkiye bugün göremiyor. ABD 50 yıllık hizmeti unutarak 70 milyonluk Türkiye’yi bugüne kadar uluslararasında hiç işine yaramayan 5 milyonluk bir Kürt nüfusuna ezdiriyor. Türkiye ABD’den kaçarak AB’ye de sığınamaz. Çünkü o da Kıbrıs’ı ve doğuda bir Kürt devletini istiyor. Yıllar yılı düşman bildiği aslında düşman olmayan Suriye, İran... gibi devletlerle iş tutmak zorundadır. Türkiye ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ederek İsrail’in önünü de yıllar yılı açtı. Bu sıkışık döneminde İsrail’i de yanında göremedi. Eğer ABD güney komşumuz olmaya devam ederse İsrail’in Türkiye’ye ihtiyacı kalmaz. Türkiye’nin İsrail adına kendi insanına komşularına yaptığı düşmanlık kâr kalır. Bugünden sonra böyle bir politika yürümez. Türkiye kendi ayakları ile ayakta durmak zorundadır. Böyle olunca da halkı ile halkının itikadı ile anlayışı ile barışmak zorundadır. Bu da sahici bir varoluşu getirir.

Aynı durum Suriye için de, Suudi Arabistan için de, Ürdün için de, Pakistan için de geçerlidir. Dünya Müslümanları artık kendi kendilerine var olmalıdırlar, var olmak mecburiyetindedirler. Aksi halde ayakta kalamazlar. Bu da İslam’a dönmek ile mümkündür. Filistin hareketinde olduğu gibi İsl3am’a ve Müslümanlara yabancı ideolojilerle millici, yerlici kalıplarla ayakta kalınamaz. Filistin hareketi İsrail ile mücadelesinde ABD’nin ileri karakolu olan İsrail’e karşı direnmek için ABD’nin düşmanı olan veya öyle addedilen Rusya’ya sığınmıştı. Yıllar yılı düşünce olarak, eylem olarak Rus tarzı bir düşünce ve eylem yürütüyordu. Rusya siyaset sahnesinden çekilince, etkisi azalınca Filistin hareketi kendi asli hüviyetine döndü, halkı ile halkının itikadı ile barışmak zorunda kaldı, bugün gelinen nokta Hamas ve İslâmi Cihad hareketlerinin önderliğinde bir mücadele yürütüyorlar. Filistin’deki mücadele kendilerinin mücadelesidir.

Türkiye, Irak, Suud, Pakistan vb İslâm ülkeleri de eğer küresel dayatmaya ve Amerikan emperyalizmine karşı ayakta durmak istiyorlarsa ilk önce kendi halkları ile barışmak zorundadırlar. 21. yy.da yerel iktidarlar, ulus-devlet anlayışları dünya geneline hitap edemez ve küresel dayatmaya karşı da hiçbir devleti koruyamaz. İslâm ümmeti topyekûn var olmak veya yok olmakla karşı karşıyadır. Var olabilmesi için ümmetin topyekûn dirilmesi ve beraber hareket etmesi gerekir. Yerel ulus-devlet mantığı ile Hz. Peygamber dönemindeki kabilecilik mantığı bugün eş anlamlıdır. Bugün ulus-devlet kabileye tekabül eder. Dünyanın geldiği nokta küreselliktir. AB gibi kuruluşlar Müslüman halklara örnek olmalıdır. Hz. Peygamber döneminde yaşanan ve dört halife döneminde hukukileşen hilafet anlayışını Müslümanlar tekrar ihya etmek durumundadırlar. Bu belki tıpatıp eski hilafet şekli olmayabilir ümmet adına, İslâm adına var olmaya çalışan herkes ümmeti merkeze almak durumundadır. Ümmeti dışlayarak hiçbir İslâm ülkesi veya İslâmî oluşum ayakta kalamaz. Milli, yerli, varoluşlar jeopolitik ve jeostratejik birer imkân olarak görülmeli, mutlaklaştırılmamalıdır.

İçeride de Müslümanlar kendi tiranlarını yok etmelidir. Irak’ın başına gelen musibetlerinin büyük bir kısmı Saddam ve rejimidir. Baasçılık yıllar yılı Irak halkını köleleştirmiştir. Saddam bir zalim ve diktatör olarak yıllarca o halkın başında kalmış, halk buna ses çıkaramamıştır. ABD’nin Irak işgalinin bu kadar rahat gerçekleştirilmesi Saddam rejiminin büyük katkısı olmuştur. Bugünden sonra ne Saddam, ne Baasçılık, ne Nasırcılık, ne Fahdçılık, ne Kemalizm ne de herhangi bir diktatörlük İslam ülkelerinde rağbet görmemelidir. Halk dış dünyada nasıl kendi ayakları ile ayakta kalmak zorunda ise içeride de öylece ayakta kalmak zorundadır. Yani her bir fert ümmetin bir parçası olarak kendi ayakları ile ayakta durmalı gayr-i İslâmi ve gayr-i insani olan uygulamalara var gücü ile karşı çıkmalıdır. Aksi halde tekrar yeni Saddamlar ve yeni Nasırlar çıkacaktır. Umarım ümmet ABD işgalini bu tür bir anlayışın doğuşunu vesile kılar. Ümmet bilinci ile hareket eder, kendi aralarındaki küçük ihtilafları göremez hale gelir. Küfre, zulme, haksızlığa, uluslararası istikbara topyekûn karşı çıkar, 21. yy.da ümmetin dirilişi ve şahlanışı hâkim olur. Bu da bir temenni ve hayal değil tarihin ve vakıanın getirdiği bir zorunluluktur.

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

İnsanın Kendisiyle Konuşması
(14 Eylül 2018, Cuma) İnsanın ...
Davet
(31 Ağustos 2018, Cuma) اُدْعُ ...
Bizim Matbuatın İnkilaba Hıyaneti(*)
(17 Ağustos 2018, Cuma) Bugünkü Matb...
1933 Türkiyesi ile 2018 Türkiyesinin Mukayesesi
(4 Ağustos 2018, Cumartesi) Milletleri...
Külahıyla Muhavere Eden Çoban
(24 Temmuz 2018, Salı) Çok namdar, ha...
İşi Vaktinde Yapmak
(13 Temmuz 2018, Cuma) “Çî vaht...
Leylek ile Kırlangıç Hikayesi
(6 Temmuz 2018, Cuma) Leylek ile kırla...

Kimler Sitede

Şu anda 78 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 480
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2443151
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >