İslamlaşmada Öncelik; Ümmet Coğrafyasını Korumak Olmalıdır PDF Yazdır e-Posta

(28 Ekim 2020, Cuma)

 

İslam'ı hayat(t)a tatbik etmek, yani dini aslına yakın bir şekilde yaşamak nasıl sağlanır?

 

Allah tarafından indirilen ve inkıtaa uğramadan bize intikal eden İslam'ı hayata uygularken, nassın emri ile bizim uygulamalarımız arasında birebir bir aynilik mümkün mü? Tarihte böyle bir aynilik uygulanmış mıdır?

 

Vahye muhatap olan Hz. Peygamber bu dini hayata tatbik ederken nasıl bir yol izledi? Bir adım daha ileri giderek tamı tamına uygulayabildi mi?

 

Hz. Peygamber Allah tarafından korunduğu için, zelleleri Allah tarafından düzeltildiği için O, Kur'an'ı /dini aslına uygun tam uyguladı diyebiliriz. Rasulullah'ın örnekliği de bize dinin onun tarafından tam uygulandığını gösterir. Hz. Peygamberden sonra ise genel hatlarıyla asr-ı saadete de din uygulanmıştır, demek mümkün. Ondan sonra nakısalar, eksiklikler, yanlışlar baş göstermiş ve zaman zaman farklı ve din adına dine aykırı, uygulamamalar da olabilmiştir.

Bütün Müslümanlar Allah'ın buyruklarının muhatabıdırlar, İslam'ın temel ilkeleri doğrultusunda hayat sürmek her bir Müslümanın ödevidir, lakin bulundukları yerin, mevkiin özel gerekleri vardır ve o gerekleri ifa etmekle birebir sorumludurlar.

 

Her kişinin, her sosyal katmanın, her idare basamağının görevleri farklıdır ve dinin emirlerine muhataplık durumu da farklılık arzeder.

 

 

İslam'ı yeniden hayata hakim kılma mücadelesinde bir öncelik sonralık sıralaması gereklidir. Önceliklerin bir sıralanması olmaz ise ehem ile mühimi tefrik etmekliğimiz güçleşir belki de birbirine karışır veya öncelikli olması lazım gelen bir mesele sonraya kalabilir. Bu öncelik-sonralık neye göre değişir.

 

İşin özü ve aslı, her bir Müslümanın bulunduğu yere, mevkie, ilmi seviyesine, imkanlarına göre öncelikleri farklılık arz eder. Her yerin ve her mevkiinin davranış biçimleri de farklıdır.

 

Müslümanların ortak önceliği ümmeti genel hatlarıyla hesaba katmaktır.

 

İslam dinini yaşayan halk ve onu idare eden idareciler, diye ikiye ayırmak ve meseleleri bu zaviyeden değerlendirmek, sanırım işimizi biraz daha kolaylaştırır.

 

Burada devlet erkinin, İslam idarecilerin öncelikleri üzerinde durmak önceliğimiz olacaktır.

 

Başka bir vesile ile yazdığım bir yazıda; İslam idarecilerin vazifeleri esasen; İslam'ın korumakla emrettiği beş esası temin etmek olduğunu beyan etmiştim.

 

Bu beş esas; can, mal, nesil, akıl, din güvenliğidir.

 

Bunların sağlanması da iki ana başlıkta değerlendirmek mümkün.

 

a-İçeride İslam'a uygun bir hayatı yaşanır kılmak, bunun için ortam sağlamak.

 

b-Dış dünyaya karşı İslam ülkesini, İslam coğrafyasını muhafaza etmek, ehl-i İslam'ın topraklarını her türlü saldırıya karşı korumaktır.

 

Bunların temini için önce birkaç meseleye değinmek ihtiyacı vardır. İlk önce İslam Devleti, Hilafet, İmamet ve herhangi bir idare biçimi gerekli midir veya İslam bizden böyle bir şey istiyor mu, İslam'da devlet var mıdır?

 

Adına ne koyarsak koyalım, ister İslam devleti diyelim, ister İmamet idaresi diyelim, ister Hilafet diyelim, isterse adı konulmamış bir işleyiş şekli diyelim. İslam dini hayata hakim olmak ister bu da devlet olmadan, bir idare oluşmadan mümkün değildir.

 

Bu konuda birkaç farklı anlayış var;

 

- Bir kesim insanlar, bu devirde İslam Devleti benzeri idarelere ihtiyaç yok. Çünkü İslam, bize bir idare biçimi bırakmamış, emretmemiş. Genel ahlaki kurallar koymuş. Diğer ahkam ayetleri o zamanın ihtiyaçlarına göre idi, bugün dünyanın geldiği yer itibarıyla insanlar kendilerini idare edebilirler, akılları ve tarihi tecrübeleri buna yeter. İhtiyaç duyarlarsa İslam'ın bazı kurallarını da devlet idaresine katabilirler. Ama genel anlamda bir İslam devlet idaresi diye bir şeye gerek yok. Bu grup insanlar, ya dine inanmıyorlar veya laisizmi savunuyorlar. Dine inanıp da böyle düşünenler de vardır. Ayrıca bugün dünyada halkı Müslüman ülkelerin bir kısmı böyle idare ediliyorlar. Türkiye de buna dahildir. Bunlar dini kendi idare biçimlerine uydurmaya çalışıyorlar. Dini bir inanç ve ahlak manzumesi olarak kabul etme eğilimindedirler.

 

-Bir başka grup insan/bunlar Müslümandırlar, dinin vecibelerini de ifa etmeye çalışıyorlar. İslam'ın toplumu idare etmesi gereğine de inanıyorlar lakin derin(!) bir endişeleri var. Eğer biz İslam Devleti gibi kavramları kullanırsak, kuracağımız veya kurduğumuz devlet idaresi zaaflar taşır ve bu zaaflar İslam'a mal edilir. Böylece İslam'a zararımız dokunur. Öyle ise Müslümanların kurduğu devlet vb. isimler kullanmayalım.

 

Bu anlayış, bu ruh hali biraz problemlidir. Dini anlama biçimi yanlıştır. Din ile dindarlığı birbirine karıştırıyorlar. Dinin emir ve yasaklarını icra eden insanlardır, insan da yanılma ve yanlış yapma istidadındadır. İnsanın yaptığı her işte bir nakısa bir eksik vardır. Din/ İslam bunu da hesaba katar. İslam toplumu melekler toplumu değildir, beniâdemden meydana gelen ve zaaflarıyla, meziyetleriyle, insanî özellikleriyle oluşan bir toplumdur. Gerçekçi ve hakikat peşinden koşan bir toplum. Bunu hesaba katmayı İslam'a yakıştıramıyorlar. Halbuki insanlar böyle yaratılmışlar.

 

Bu anlayış sahipleri için, İslam akaidi, İslam hukuku, İslam düşüncesi, İslam tarihi gibi isimlendirmeler de yanlıştır. Çünkü bunların hepsi zaaf taşır ve bu zaaflar dine mal edilerek İslam'a zarar verir. İlk bakışta çok doğru ve yerinde bir anlayış gibi görünür, ama biraz yakından bakınca ve kavramların nereye kadar gidebileceği hesaplanınca görülecektir ki, laisizme, dünyaya odaklaşan sekülerizme kapı aralıyor. Dinin yaşamayacağı zihinlere yerleştiriliyor. Bu anlayışın varacağı diğer bir nokta rölativizm/göreceliktir. Halbuki tek tipçilik ile görecelik ayni şeyler değildir.

 

Zamanın ve zeminin ruhuna uygun, nassın kesin emirlerine bağlı, sabitkadem yere basan ama yere çakılmayan esnekliği beraberinde taşıyan bir anlayışla, modern dünyanın açmazlarına açan ve aşan bir İslamî idare biçimi gayet mümkün ve bugün için son derece gereklidir. Buna ileride inşallah değinilecektir.

 

Ama bugün en önemli vazife en öncelikli durum "Ümmet Coğrafyası"nı muhafaza ve müdafaa etmektir. İlk önce Ümmet Coğrafyasından kast edilenin ne olduğunu beyan edelim;

 

Son zamanlarda herkesin dilinden düşmeyen ve genellikle dua etmek, yardımda bulunmak, aynı düşünceleri paylaştığını ifade etmek vb. anlamları ifade eden "Gönül Coğrafyamız" tarifini ve anlayışını ilerleterek, bir adım ileri götürerek bu meselenin sadece bir gönül işi olmadığını anlayalım. Bunun fiziki ve yerle coğrafyayla irtibatlandırarak hayata geçirmemiz lazım.

 

Ümmet Coğrafyamız, bizim kendi topraklarımız, öz malımızdır. Tapulu, tescilli arazimizdir. Bunun üzerine bina edilmiş gecekondu gökdelenler dahil hepsini temizlememiz vecibe haline gelmiştir. Yani soyuttan/mücerretten somuta/müşahhasa geçmemiz lazım. Artık fiili bir durum söz konusu.

 

İlk önce şu an Müslümanların üzerinde yaşadığı topraklara sahip çıkmalıyız. Fas'tan Endonezya'ya, Yemen'den Azerbaycan'a, Bosna'dan Kırgızistan'a... bütün coğrafyamıza sahipleneceğiz. Ümmet Coğrafyamızın ilk ayağı şu an halkı Müslüman olan ülkelerdir. İkinci basamağı Müslümanların tarih içinde hakim olduğu coğrafyadır. Bu ikinci basmağı teşkil eden coğrafyalar gönül coğrafyamız olabilir. Artık birinci basamaktaki coğrafya "Gönül Coğrafyası" değil "Ümmet Coğrafyası"dır.

 

Ümmet Coğrafyasına karşı Müslümanların/ ümmetin vazifeleri vardır. İlk vazife en öncelikli vazife topraklarımızı emperyalist saldırılara kaşı korumaktır.

 

Emperyalist saldırıların neler olduğunu iyice tayin ve tesbit etmekliğimiz icab eder.

 

Emperyalizm

 

Bir ülkenin siyasi idaresinin ele geçirilmesi ve ekonomik, kültürel, yaşamsal açıdan sömürülmesine emperyalizm denir. Emperyalist devletlerin uyguladığı politikaların başında baskı ve yıldırma politika gelir. Müstemleke haline getirilmiş ülkenin yönetimi sömürgeci devlete geçer. Bu nedenle devletin yasama-yürütme-yargı organları kısa ya da uzun vadede sekteye uğrar. Açık sömürgelikte böyle işlenirdi. Bugün bu başka şekle büründü; emperyalist devletlerin siyasetini güden, onların değer yargılarına inanan yerli işbirlikçiler vasıtasıyla sömürülerini devam ettiriyorlar.

 

Emperyalizmin çeşitleri vardır;

 

1-İşgal ederek sömürme; İngilizlerin Hindistan, Mısır, Fransızların Cezayir vb. ülkelerin işgal edilmesi gibi. Bu açık bir sömürüdür fiili işgaldir. Tarihte bunlar yaşandı. Buna Toprakların Sömürülmesine Dayalı Emperyalizm de denilebilir.

 

2- Vergiye Dayalı Emperyalizm: Bir ülkenin diğer ülkeden aylık ya da yıllık olarak vergi almasına dayalı emperyalizm türüdür. Emperyalist devlet fiili olarak söz konusu ülkenin sınırları içerisinde bulunmaz. Söz konusu vergiler parayla ödenebileceği gibi altın ve diğer yer altı kaynaklarıyla ödenebilir. Modern dünyada İMF bu görevi görüyor. Ayrıca Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye buna örnektir.

 

3- Kültür/el Emperyalizm: Bir ülkenin, kültürel ya da dini değerlerini başka bir ülkeye baskı yoluyla benimsetmesine kültürel emperyalizm denir. Bu emperyalizm türünde medya, radyo ve sinema birer propaganda ve sömürge aracı olarak kullanılır.

 

4- Beyin göçü üzerinden zihinsel emperyalizmden de söz etmek mümkün.

 

Ayrıca oluşturulan uluslararası kurum-kuruluşlar vasıtasıyla yayılan emperyalist özellik taşıyan şekli de mevcuttur. Bugün BM, NATO, vb. kuruluşlar belli ülkelerin hesabına çalışıyorlar. Geri bırakılmış ülkelerin imkânlarını ellerinden alıyorlar.

 

Emperyalizmin en tehlikelisi; zihinlerin işgale uğramasıdır. Zihinler bilhassa okumuşların zihinleri hakim güçlerin emrine girmişse, İslam Coğrafyasında yaşayan okumuşların, aydınların bilim adamlarının öncelikleri ile emperyalist devletlerin öncelikleri bir hizaya gelmiş/getirilmişse, böyle bir ülke artık emperyalizmi içeride yaşıyor demektir. Bu hal bir kör taklit ve düşmanına öykünme demektir. Ümmet Coğrafyası bugün genel itibarıyla bu hali yaşıyor.

 

Emperyalizme karşı açacağımız ilk savaş bu alanda olmalıdır. Bu alanda savaşabilmek için ümmet coğrafyasını koruyacak maddi güce sahip olmamızla mümkündür. Tek başına manevi güç dünya istikbarına/kibrine, tepeden bakışına karşı koyamaz. Ahlakı, adaleti, erdemi, dini, insaniliği ayakta tutabilmek maddi güçle mümkündür bu maddi gücü para zenginliği diye anlayan bazı nadanlar vardır. Müslümanlar en iyisine en güzeline, en pahalısına layıktır deyü terane tutturuyorlar. Maddi güç devletin ümmet coğrafyasını korumak için elzem olan ne ise odur. Ümmet coğrafyasında yaşayan tonlarca zengin var. Belki bunların bir kısmı zahidane hayat da yaşıyor olabilir. Öyleleri var mıdır onu bilmem diyelim ki vardır. Bu ümmetin derdine çare olmaz ve ümmetin maddi gücü zenginliği değil şahsi güç(!) şahsi zenginliktir. Ümmete ve Müslümanlara fayda sağlamaz.

 

Müslümanların gönül coğrafyaya yaptığı yardımlar da ümmet coğrafyasını muhafazaya yetmez. Bundan inşallah bazı akıllılar(!) yardımlaşmaya karşı çıktığımı çıkarmazlar.

 

Ümmet coğrafyasını koruyacak olan şey; İslam dairesinde işleyen bir zihin, bu zihnin idare ettiği bir devlet idaresi, bu devlet idaresi riyasetinde olan askeri, ekonomik... güçtür. Böyle bir güç, ancak ümmet coğrafyasını muhafaza ve müdafaa edebilir.

 

Ümmetin önceliği şu an bu olmalıdır.

...

 

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Mehmet Taşkıran Rahmet-i Rahman'a Kavuştu
(28 Aralık 2020, Pazartesi) Ömrünü ...
Asıl Yenilgi Nedir Yahut Yenilmek Yok Olmak Mıdır?
(7 Ocak 2021, Perşembe) ..... Gün ba...
Çiftçi ile Ayı
(28 Aralık 2020, Pazartesi) Çiftçini...
Kamuoyuna Duyuru
(24 Aralık 2020, Perşembe) Bilgi üre...
Taziye
(23 Aralık 2020, Çarşamba) Diyarbak...
Önceliklerimiz
(18 Aralık 2020, Cuma) Mümin, önceli...
Malcolm X ve Ben / Ölümden Dönüş
(11 Aralık 2020, Cuma) "Eskinin kölel...
Sohbet
(4 Aralık 2020, Cuma) Sohbetin asıl k...

Kimler Sitede

Şu anda 12 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 570
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 3741582
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >