Renkli’ye Cevap PDF Yazdır e-Posta

Renkli’ye Cevap

Sorularınızı tek tek cevaplamak yerine, genel bir değerlendirme yapmak istiyorum, yalnız son soru (8.soru) hariç , ona ayrıca özel cevap vermek niyetindeyim.

Düşünce geleneğimizin olup olmaması tartışılır durur, Osmanlı’da en azında ilk zamanlarda canlı ve diri bir düşünce olduğuna inananlardanım. Dar ve sınırlı bir kitlede de olsa ciddi ilmi ve fikri tartışmaların olduğu ve ciddi düşüncelerin ortaya atıldığı ve ekolleştiği bir vakıadır, görmek istemeyen göremez.

Genel İslâm mirası için de ayni şeyleri söylemek mümkün. Bu tarafına fazla değinmek istemiyorum, konumuzla direkt bağlantısı yok ama dolaylı olarak bağlıdır ve belki zamanla tekrar o köklere dönerek bir var oluş sağlanabilir.

Cumhuriyet’in ilanıyla, kadim kültürle bağlar koparıldı. Yıllar yılı kavgalı olduğumuz ve öteki diye bellediğimiz bir medeniyet dairesine zorla dahil edildik. Bu toplum, bile isteye batı medeniyetine girmedi, ya top yekun yok olacaktık veya onlara benzeyerek idame-yi hayat edecektik. İkincisini seçtik veya adımıza onu tercih ettiler.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde İslâm ve İslâmi değer ve düşünüş gayr-i resmi ilan edildi. Artık var oluşumuzu sağlayan yegane varlık batı anlayış , düşünüş ve yaşayış biçimi olacaktı. Bu dayatma hâlâ sürüyor.

Devlet eliyle ötelenen, tebdil ve tağyire uğratılan bir dini anlayışa sahip olduk, bir kültüre muhatab olduk. Din ve dine dayalı bilgi, anlayış ve düşünüş biçimi, aslî hüviyetini yitirmiş yerine yapay bir anlayış ve düşünüş ikame edilmiş oldu.

İnşa edilen bu yeni zihinle ancak sığ ve kaba düşünce üretilir. Bu yeni kültürle ne batı olduğu gibi anlaşılabilir ne İslam, çünkü fikri ve zihni barikatlar kurulmuş, kalın duvarlarla etraf örülmüştü.

1950’ li yıllara kadar bu böyle devam etti, o tarihlerde hafif bir aralama oldu ve insanımız kendi özüne dönmeye başladı. Bu sefer de düşünür ve aydın sayılabilmenin yegane şartı din dışılık yapmak olarak ileri sürüldü.

Gene de dine dönüş başladı ve insanlar önce zaruri dini ihtiyaçlarını gidermek için çaba gösterdiler ve kısmen bu başarıldı. Baskın batı kültürü yanında yavaş yavaş İslâmi düşünüş ve anlayışlar da gelişmeye başladı.

Bu arayışlar sürerken Mısır’da İhvan-ı Müslimin ve Hint Kıtası’ndaki ekollerin çaba ve gayretleri Türkiye ‘ye taşındı. Bize bir soluk ve nefes bahş etti.

1960’ lı yıllarda bu zihni ve fikri transfer yeni bir heyecan dalgası oluşturdu. El- Benna, Seyyit Kutup ve Mevdudi ciddi etkiler bıraktılar. Ne yazık ki beraberinde bir hayli sıkıntılar da getirdiler. Terceme faaliyeti olarak yayın dünyamızı süsleyen ve besleyen bu hareketler adı üstünde terceme idi. Biz adapte yerine nakl ettik. Dini bir metin gibi aynen hadis rivayeti gibi aktardık. Tabii ki çokça ayet ve hadis içeren ve susamış bir topluma terceme edilen bir eserden başka şey beklemek de doğru olamazdı, o zamanın şartları ve ahvali içerisinde.

Buna bina edilen düşünce ve anlayış da sanki iğreti ve terceme idi, kendimize mal edemedik, biz o topraklara gittik. O topraklarda neş vu nema bulan diri ve canlı fikri alıp buraya uyumlu hale getirme becerisini gösteremedik.

Yanlışı kavradık ve yanlışın yanlış işleyişini deşifre ettik, ifşa ettik, faş ettik ama o yanlışın yerine ne koyacağımızı kestiremedik. Kitabi, ve naslara uygun söylemler geliştirdik ve bunlar üzerine bir kişilik ve zihin bina ettik. Bu kişilik ve zihinden ancak geçici ve dönemsel bir düşünce biçimi çıkabilir. Bunu kestiremedik, bu geçiciliği kalıcı ve sahici sandık. O kadar buna inandık ki, karşı duranlara hakaret etmeyi dini bir vecibe saydık.

 İşte böyle oluşmuş zihinlerde, düşünce yapıları sathi ve geçicidir. Dönemseldir ve kalıcı olamaz.

1980’ li yıllara kadar az sayıda yayınevi vardı ve basılan her kitap satılır ve okunurdu. İslâmi camia eğer ilgili iseler çıkan tüm kitapları takip edebiliyorlardı.  Bugün ben yayıncıyım çıkan kitapların adlarını bile tam bilemem, o kadar çoğaldı. Bu çoğalma kaliteyi de artırdı mı ? Doğrusu tam müsbet cevap vermek zor.

Yayın şeklimiz eskiye göre daha estetik, daha albenisi var. Fakat daha sathi ve yavan, iddiasız ve flu.

Kitaplar çoğaldı ve birbirinin benzeri, öyle olunca da satışı azaldı, eskisi gibi çok basmak gerekmiyor, ayrıca ofset baskının getirdiği avantajlar da vardır. Bir kitap tutunursa hemencecik basabiliyorsunuz. Eski o tipo dönemi baskı sıkıntılara yok. Benim yaşındakiler tipo baskının nasıl bir uğraş olduğunu bilirler. Bir tashih bile nasıl bir iş çıkarırdı..

Bu tür sıkıntılar azalınca, eskiden beş bin basılan kitap şimdi bin basılıyor. Bu yönüyle bir düşüş var.

Kitaplar çok satılmıyor hem doğru hem yanlış, doğrudur, ciltli eserler az satılıyor. Fizilal’in yüzbinler satışı artık yok. Rağbet de azalıyor, eskisi gibi her evin ihtiyacı değil. Ama başka tefsirler de var ve insanlar tercihlerini o tefsirleri almakta kullanıyorlar. Mesela Elmalı tefsirini alıyorlar.

Elmalı iyi bir örnek, çünkü türkçe yazılmış, yerli bi tarafı var, sanki Fizilal’e alternatif. Gazeteler alıp dağıttılar vs. bu düşünce seyrimizin bir örneğidir.

Okur revaçta olanı alır ve okuyacaksa okur, bazıları da okumaz bulundurur, evinde Fizilal var demek o zamanlar iyi bir referanstı, bugün tersi evinde Risale-i nur veya Elmalı bulundurmak daha güven verici hale geldi. 

Çok çok önceleri Risale bulundurmak suçlu olmak sayılırdı, şimdi teşvik var erk tarafından, bilhassa içeri düşen müslümanlara Risale telkin ediliyor. Bir nevi selefi, vahhabi, şii vs. karşı bir tedbir olarak görülüyor.

Genç nesil ne okuyor tam bilemem daha doğrusu okuyor mu ondan ben şüphedeyim. Ciddi okuduklarını sanmıyorum. Fakat sevindirici bir durum var az bir kesim çok esaslı okuyor. Bu ümit vericidir. Gittikçe toplumumuz ikiye bölünüyor, islâmi camia için söylüyorum ciddi okuyanlar ve ne okuduğunu bilemeyenler. Bu ayırım okuyanları belki kalitelileştiriyor fakat beraberinde bir kopuşu da getiriyor. Düşünen varsa tabii, toplumdan kopuk fildişi kulesine çekilmiş ahkam kesiyor, diğer kesim de kendine ayrı bir dünya oluşturmuş gidiyor. İş güç, çek, senet, para, kredi…

Bu ürkütücü bir sonu doğurabilir.

Tabii insanlar durup dururken niye kitap okusunlar, eğer kafalarında bir soru yoksa, varmak istedikleri bir hedefleri yoksa, bir iddia taşımıyorlarsa niye okusunlar. Böylesi insanlar,  elde ettikleri okuma alışkanlıkları ile ancak kişisel gelişim, aile huzuru, kısmi ahlakilik gösteren kitaplar okurlar. Bunlar kötü mü tabii ki hayır ama kişisel gelişim ve ferdi yeteneklerle alakalı kitaplar ancak iddia sahipleri tarafından okunursa bir kıymeti olur. Aksi olursa kişisel yetenekleri gelişmiş yarı robot bir teknisyen oluverir insanlar.

 Bakınız bu tür kitaplar satış rekoru kırıyor. Yüzbinlerce satılıyorlar. Demek ki kitaplar satılmıyor okunmuyor sözü tam doğru değil ‘bazı’ kitaplar satılmıyor okunmuyor diyeceğiz.

Siyasetle kitap okuma biçimi birebir birbirleriyle alakalıdır. Siyaset her şeyi belirliyor. Müslümanlar,  yapmak zorunda olduklarını AKP yi iktidara taşıyarak vazifeleri ifa etmiş sayıyorlar kendilerini. AKP iktidar olmuş artık çoğu şeyi onlar halledecek, ayrıca çok fazla müşkülpesent olup herşeye bir bahane bulmak, hiçbir şeyi beğenmemek de olmaz. Varsa bir teklifin devlete ilet o da icra etsin. Bu kadar tembel bir zihinden düşünce beklemek caiz midir?

Siyaset tartışmalı ve iddialı ise halk da diri ve farklıdır, siyaset durağan ve sakin ise halk da öyle. Halkımız çok içe kapanık, dış dünyadaki gelişmeleri fazlaca kaale almıyor. Ciddi takip ediyor ama siyasetin artık sadece iç dinamiklerden ibaret olmadığının henüz tam farkında değil. Fark ediyor görünenler, yani AKP’ liler ise dış destek şeklinde anlıyorlar. Ne olduğu belli olmayan siyasi havada ne olduğu belli olmayan yayınlar rağbet görüyor.

TV dizileri ile kitaplar arasında tam bir uyum var. Kurtlar Vadisi nasıl rağbet görüyor bazı toplantılar diziye göre ayarlanıyorsa, ayni şey kitaplar için de geçerlidir. Komplo teorileri, çete ve mafya gibi konuları içeren kitaplar satış rekoru kırıyor.

Güncel ve sürükleyici kitaplar piyasayı işgal etmiş durumda. Bu tıpkı siyaset gibi içi boş ve imajdan ibaret.

Son soru nasırıma bastığı için ona özel değineceğim. 

Yayınlarımız (Buruc Yayınları) bir ilke etrafında durup dolaşıyor. Dini kaynağından öğrenmek, sahici olanı gündeme taşımak. Tabii bu iddiamızı ne kadar gerçekleştirebiliyoruz bilemem. Bunun kaçta kaçı bizim hatamız kaçta kaçı okuyucunun lakaytlığı.

Okurun talebi artık azaldı, okur kapısının önünü gelen ne ise onu alıyor, elinde liste bunlar bana lâzım diyen okuyucu azaldı. Moda olan veya takip ettiği köşe yazarının arada bir zikrettiği kitaplar okunuyor. Maalesef çoğu yazar, köşesine taşıdığı kitaptan nemalanıyor, onu taşımak bile paraya bağlı oluyor.

Dergi ve gazetelerin kültürsüz kültür sahifeleri de işin vahametini iki kat artırıyor. İşler ahbap- çavuş ilişkisine dönmüş.

Mesela; ben İslâm kültürünün temel kitaplarından biri olan  20 ciltlik Kurtubi’nin “el-Camiu li Ahkami’l- Kur’an” adlı eserini yayınladım. Hiçbir dergi veya gazetenin kültür sahifesinde yer almadı. Tefsiri tanıtan yazı yazdım, bir gazeteye reklam verdim bana söz verdiler tanıtacağız diye bir kelime bile yazmadılar. Ama komplocu yaygaracı ne olduğu bilinmeyen yayınları tanıtıp duruyorlar.

Dahası Kur’anla yatıp Kur’anla kalkan çevrelerin Kurtubi’ye itibar etmediklerini gördüm. Tefsirle uğraşanlar, Kurtubi’nin tercemesinden yararlan müfessirler(!) bile bir cümle bile değinmediler. Ama sol- sosyalist veya hatırı sayılır bir zengin bir kitap yayınladığı zaman aylarca konuşuluyor. Böylesi bir sağırlık yaşanıyor.

Okurdan çok okuru yönlendirenler problem, kendileri için bir dünya oluşturmuşlar, gazeteleri var, dergileri var, TV leri var biribirlerini övüp duruyorlar. Hayatta ne lazımsa hemen kitabını çıkarıyorlar. Belediyeler, tesirli olan yazarlar, Kültür Bakanlığı vs. tamamen bir çevreye dönüşmüş, mahfil hale gelmiş durumda. Böylesi bir ortamda kimseye dayanmayan sadece yayıncılık yapmaya çalışan ve buna bir de ilke ilave edenlerin hali perişan.

Tüm olumsuz ve kuşatıcı şartlara rağmen ben bildiğim yoldan yürümeye devam edeceğim.

Dağıtımda,  okuyucuya ulaşmada sıkıntılarımız var, ciddi dağıtım yok. herkes kendi yayınlarını dağıtıyor.

Yayıncılık bir iş kolu oldu, okumakla kültürle kimin alakası daha az ise o daha başarılı.

Bunda bir gariplik var.

Sektörleşen yayıncılık siyaset gibi modaya ve meri işleyişe ayak uydurdukça ayakta kalabilir değilse işi zor

Buruc Yayınları

                                                                                                                                          Kâzım Sağlam

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

AKP - Dış Siyaset
(20 Nisan 2018, Cuma) Bir ülkenin dı...
Zeytin Dalı Harekâtı Sonrası Suriye
                          ...
Bencileyin Gülmedik Baş
(30 Mart 2018, Cuma) Yürü fâni düny...
Ahlak; Cesareti Kırar mı?
(23 Mart 2018, Cuma) Cesaret-ahlak ili...
Cesaret-Ahlak
(16 Mart 2018, Cuma) Bu iki haslet, ins...
İnsanlarla İçiçe Yaşamak
(9 Mart 2018, Cuma) “İyilik ve t...
Gazel İncelemesi
                          ...
Fitne Anında Dile Dikkat
(12 Şubat 2018, Pazartesi) Fitne günl...

Kimler Sitede

Şu anda 65 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 465
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2254217
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >