Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - III PDF Yazdır e-Posta

(12 Haziran 2020, Cuma)

ALLAH İNANCI KİŞİLERİN İNİSİYATİFİNE BIRAKILAMAZ

İnanışın ne olduğu, nasıl olması lazım geleceğinin temeli Allah inancına dayanır. Allah'ın varlığı, tekliği/bir oluşu, yaratıcılığı, terbiye ediciliği, malikiyeti, kainatta koyduğu kevnî kaideleri, insanoğluna gönderdiği emir ve yasakları -yani Risalet'i- ahiret diriliğinin ne olduğunu kavramakla mümkündür. Mümin olmak ise bunları kabul etmekle mümkündür. Bu vb. bütün hususlar hakkında İslam uleması ciltler dolusu kitaplar yazmış, bu hususta değişik ekoller de meydana gelmiştir. Burada kelam ve akaid konuları üzerinde uzun uzadıya duracak değilim, buna yetkimin de olmadığının farkındayım, lakin derdimi anlatabilmem için ister istemez bazı itikadî meselelere değinmek zorunda kalıyorum.

 

ALLAH'IN VARLIĞI

Allah vardır. Hâşâ Allah'ın yokluğunu tasavvur etmek, kâinatta anarşiyi savunmak demek olur. Bu konularda Kur'an'a ve İslâmî naslara, İslâmî literatüre müracaat etmek zorundayız. İnanmayanlar kusura bakmasınlar, tanrıtanımazların ileri sürdüğü delillerin hiçbir değeri yoktur. Genel itibarıyla akl-ı selim her insan Allah'ın varlığını kabul eder.

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş'ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir." (Enbiya,21/22)

"Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi, ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorarsan, şüphesiz "Allah'tır" derler. Öyleyse niçin döndürülüyorlar?" (Ankebut, 29/ 61)

"Andolsun, eğer onlara, "Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?" diye soracak olsan, mutlaka, "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Hamd Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar." (Ankebut, 29/63)

"Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş'a istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır.

Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (Ra'd 13/ 2-3)

Hz. İbrahim (a.s.)'ın insanlar düşünsünler diye bize aktarılan, yıldıza, aya, güneşe tapılamayacağını bildirmesi (bkz. En'am suresi 74-82. ). Ayrıca Allah'ın varlığını, bir ve tekliğini göstermesi bakımından ibret vericidir. Sonunda yok olup giden ve varlıkları geçici olan şeylere bel bağlanmaz. Allah bu tür tasavvurlardan münezzehtir.

ALLAH BİRDİR VE TEKTİR

"De ki: O Allah'tır, bir tekdir, (O), Allah'tır, sameddir (zeval bulmayan yegâne bâkîdir, ezeli ve ebedidir, daimdir, herkesin ve her şeyin doğrudan doğruya muhtaç olduğu ve kendisinin hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı yegâne varlıktır, ulular ulusudur),O doğurmamış ve doğmamıştır.Hiçbir şey O'na küfüv (denk) değildir." (İhlas Suresi)

Konuyla ilgili Elmalı Hamdi Yazır'ın İHLAS SÛRESİ tefsirinden özet alıntılar yaparak sunmak istedim, biraz sizleri yorsa da umarım faydalı olur.

Allah, ortaktan münezzehtir. "Hiçbir şekilde benzeri olmayan." (Şura, 42/11) hep birdir, yegâne birdir.

"De ki: O Allah'tır, bir tektir. Allah "Ehaddır" zatı, ne bölünme ve izafiyet ne de başka bir şeklinde hiçbir sayıyı kabul etmeyen, hiçbir şekilde iki olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali olmayan gerçek birdir.

...

Allah Teâlâ'nın vasfı olduğu zaman, ne bölünme, ne çoğalma ve ne üreme söz konusu olmayan tek demektir. Ve bu teklik manasının büyüklüğünden dolayı Allah, "Allah bir olarak anıldığı vakit ahirete inanmayanların yürekleri burkulur." (Zümer, 39/45) buyurmuştur. Allah'tan başka gerçek manada mevcut yoktur. Allah'ın dışındaki her var edilen sonradan yok olacaktır.

Allah Teâlâ'ya, cins denilmez, O, kemiyetten ve keyfiyetten, yani nicelikten ve nitelikten, zamandan ve mekândan, gitmekten ve gelmekten münezzeh, misli yok, benzeri yok, ortağı yok, eşiti yok ve zıddı yok, bütün yönlerden eşsiz, tek ve biriciktir.

...

Allah, ibadete layık yegâne varlıktır. İbadet edilmeye hak kazanmak ancak yok iken var etmek ve ilk baştan yaratmakla, istiklal sahibi olmakla olur. İcadda istiklal ise tam kudrete, nüfuzlu iradeye, külliyat ve cüziyata tam anlamıyla vakıf olan bir ilme malik olmakla olur.

...

Şüphe yok ki, bütün mesele âlemde kendimiz de dahil olduğumuz halde yokken var, varken yok edilip durduğunu görmekte olduğumuz âfâki ve enfüsî çoklukların başlangıç ve mercii olan Allah Teâlâ'nın birliğini tanıtmak için O'nunla O'nun eseri ve yarattığı olan çokluklar arasında ilişkiyi ifade etmede sıfatları göz önünde bulundurmak meselesidir. Bunda zaruret vardır. Çünkü ulûhiyet fikri, ilâhî sıfat ve özellikleri iyi kavrayabilme meselesidir.

İlâhlık, kemal sıfatlarının hepsini toplayan yani hepsinin birleştiği en has sıfat olduğundan bu şu demek olur: Mutlak varlığın sonsuz olarak her kemali, ilâhlık kemalinde toplanarak ancak Allah'da birleşmiştir.

Yüce Allah, her türlü şirk kusurundan ve bütün şüphelerden uzak olduğunu belirtmek için; ehadiyyetini (birliğini) tanıtmak üzere "De ki, O Allah tektir" buyurmuştur.

...

Allah Teâlâ'nın esma-i hüsnâsında (güzel isimlerinde) başkasına ıtlakı (denilmesi) caiz olmayan isim ve sıfatlar; Allah, ilâh ve rab isimlerine ve sıfatlarına da münhasır değildir. Rahman, kuddûs, subbuh, sübhân, âlimul-gayb, alâ külli şeyin kadir, hallâk, hâliku külli şey, ahsenul hâlikîn gibi daha birçok isim ve sıfatlar vardır ki, yaratılmışlardan hiçbirine verilemez. Allah, bu isim ve sıfatların her birinde de vâhid ve ferttir. Semî, basîr, habîr gibi Allah'tan başkasına da verilebilen isim ve sıfatlar dahi, yaratılmışlarda bulunan noksan ve eksik şekillerinden tenzih ve tecrit olunup, diğer ilâhî isim ve sıfatlardaki gibi münasip bir kavram olarak ve Allah'ın şanına yakışır bir özellik kazanarak O'na verilir.

...

Allah Teâlâ yalnızca ilahlık ve rablık sıfatlarında değil, sıfat ve isimlerinin her birinde de vâhiddir, yani tek ve biriciktir. Bundan dolayı "Rahman arş üzerine istiva etti." ( Tâhâ, 20/5) gibi teşbihi andıran müteşabih sıfatlar dahi hükmüne uygun düşecek şekilde tenzih edilerek anlaşılmak lazım gelir.

İlahî isimlerin hepsi mümkün olabilen sonsuz tekâmüllerin üstünde ve ötesinde en yüce kemâle sahip olan Cenab-ı Hakk'ın varlığını ifade için vaaz olunmuştur.

...

O, zatında bir olduğu içindir ki, zatının gereği olan ilâhlığında da bir, rablığında, mülkünde, ilminde, kudretinde de hep bir, celâl ve ikrama raci olan bütün sıfat ve isimlerinde de birdir.

...

O'na evvel demek, ikincisi var değil, kendisinden öncesi yok demektir. O'na âhir demek öncesi var demek değil, sonrası yok demektir. Bundan dolayı O'nun hakkında "evvel" ve "âhir" isimleri birlikte söylenmelidir. -Akıl geçmiş nimetlere şükretmek için efendisini tanımak ister, heva ise ondan beklenecek nimetlere istek duyduğu için onunla tanışmak ister. -

Allah'tır O, sameddir. O hep bir, her şey kendisinin ve her dileğin mercii, hiç eksiksiz her şeyin amacı vemuksûd-i küll olan şanlı uludur. Ve gerçekte en mükemmel ve tek samed ancak O'dur.

Samed (kelime anlamı olarak): 1-Maksatların doğrudan doğruya kendisine yöneldiği maksûd, dosdoğru, düpedüz, hiç sapmadan kast ve teveccüh etmek, bir kavmin ulusuna, yani yönetim ve ihtiyaçlarında kendisine başvurulan ve daha üstünü bulunmayan en büyüğüne "kavmin samedi" adı verilir. Yani kadri yüce, şerefi yüksek, şanlı anlamına gelir.  2- Hiç boşluğu olmayan, eksiği gediği bulunmayan, nüfuz edilemeyen şeye denilir ki, buna bizim dilimizde (Türkçede) "som" adı verilir. Nitekim bizim lehçemizde "som, yekpare, salt, kavi, bütün, içi dolu" anlamına som altın, som gümüş, som abanoz, som pelesenk gibi tabirler kullanılır ki, bütün bunlarda karışık olmayan, kaplama bulunmayan, saf ve halis anlamları ifade edilmek istenir.

...

Lügat ehli arasında samed "İnsanların iş ve ihtiyaçlarının görülmesinde kendisine başvurduğu, yani doğrudan doğruya maksut ve matlub olarak kendisine müracaat ettiği ve sığındığı kimse ve daha üstü bulunmayan en büyük yetkili, efendi" demek olduğunda ihtilâf yoktur. Zeccac da "Samed, sûded, yani ululuk, kendisinde son bulan, kendisine samd olunan, yani her şey kendisine dayanan, maksut ve merci olandır." demiştir.

...

Müşrikler Allah'ı ve ulûhiyetini tanıyorlarsa da O'nun ulûhiyette birliğini, yani ehadiyyetini tanımıyorlardı. Allah isminin ve ulûhiyetinin birliği gerektirdiğini bilmiyorlardı. Bundan dolayıdır ki, çeşitli dileklerini, ihtiyaçlarını değişik değişik tanrılardan istiyorlar ve her bir ihtiyaç için farklı derecede samedler düşünüyorlardı.

Yine bundan dolayı "Allah var, başka ilah yok." denildikçe "Bütün ilâhları bir tek ilâh mı yapmış, bu gerçekten şaşılacak bir şey" (Sad, 38/5) diyorlardı.

...

"O doğurmamış ve doğmamıştır." Hasılı Hak Teâlâ, evvela her bakımdan kendisine yönelinen ve saygıya hakkı olan bütün celâl ve cemâl sıfatlarını toplamış bulunan ulûhiyyetini, sonra kendisinin herhangi bir şekilde bölünme ve terkip kusurundan, özünde ve özelliklerinde benzerlik vehmedilmesinden tamamıyla uzak olduğunu gerektiren ehadiyyetini, sonra da kendisinden başka her şeyden müstağni olan ve bütün yaratılmışların var olmasında, ayakta durmasında ve diğer ihtiyaç ve durumlarında maksatlarının hasıl olması için hep O'na muhtaç bulundukları samediyyetini beyan ettikten sonra, O'na hâşâ nesil ve üreme isnad edenlerin: Kızları var, melekler O'nun kızlarıdır, oğlu var, İsa O'nun oğludur, onu kendisinin ilâhlık cevherinden meydana getirdi, onu da kendisi gibi ilâh yaptı., benzeri iddiaları var.

...

Bundan dolayı doğurmak, kendi yerine kalacak evladı ve nesli olmak, faniler açısından bir ihtiyaç ve istenen bir amaç olsa da zatında her kemali toplamış olan, ehad, samed ve vacibu'l-vücûd özellikleri taşıyan bir ilâh olan Allah Teâlâ hakkında bu bir kemal değil, tam aksine bir eksiklik, bir kusur olur. Bütün bunlar Allah'ın ehadiyyetine ve samadiyyetine aykırı olan ve ters düşen şeylerdir. Hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, üremeye de ihtiyacı bulunmaz.

...

O'nun yaratması yoğu var etmek, ibdâ' ve îcad etmek şeklinde olur: "O bir işin olmasını murad edince, ona ol der, o da hemen oluverir." (Bakara, 2/117)

Müşrikler yaratmayla doğurma arasındaki inceliği fark edemediklerinden dolayı illiyet kanunu, üreme (tevlid) ilkesinden ibaret zannetmişler, bu yüzden de yaratılan yaratandan, eser müessirden doğuyor demeyi gelenek haline getirmişlerdir. Saffat Suresi'nde "İşte sana onların iftiralarından bir tane daha "Allah doğurdu" derler. Oysa gerçekte elbette yalancıdırlar." (Sâffât, 37/151-152) buyrulmuştur. Bununla da kalmazlar, madde ötesinde göze görünmeyen cin, şeytan, melek gibi gizli kuvvetler ve fizik ötesi varlıkları cin veya ruh genel adı altında mülahaza edip hepsi için onlar Allah'tan üremiştir veya doğmuştur, onlarla Allah arasında bir nesep vardır, diyerek onları birer veya yarımşar tanrı yapıp yapmışlardı. "Bir de Allah'la cinler arasında bir hısımlık, bir akrabalık uydurdular. Gerçekte cinler de bilirler ki, onlar (kafir olanları) cehenneme doldurulacaktır." (Sâffât, 37/158). Müşriklerin böyle uluhiyette üreme fikrine saplanmaları cehalet idi. Fakat peygamberlik yoluyla Yaratıcıyı duymuş ve gerçek illiyetin "Yok iken yaratmak" ile olduğunu anlamış iken sonraki devir Hıristiyanlığın, uluhiyyeti baba, ruhu'l-kudüs ve oğul diye doğurma ihtiyacı üzerine kondurmuş, O'na babalık ve çocuk isnad etmiş ve farzetmiş olması, hiçbir şekilde dine ve dindarlığa yakışmayan büyük bir dalalet, affedilmez bir sapıklıktır.  İşte bunların hepsini üç bakımdan açıkça red ve iptal ile Hakk'a irşad için buyrulmuştur ki;

1. O doğurmadı,

2. Ve doğurulmadı,

3. O'na denk ve küfüv de olmadı.

Doğurmadı, yani kendisi başkasını doğurmadı. Doğurulmadı, yani kendisi bir başkası tarafından doğurulmadı, başkasından da doğmadı.

O kadîmdir, sonradan olma (hâdis) değildir.

...

Bir bürhan, bir kural ve kanun altına da sığdırılamaz. Bütün âlem ve âlemden çıkarılan bilgiler, fikirler, anlamlar, kanunlar ve kurallar O'nu kapsamı içine alıp, O'na delâlet etmez.

"Hiçbir şey O'na küfüv (denk) değildir." Ne öncesinde doğuran bir sabıkı ve üstünü, ne de sonrasında doğmuş ve doğacak bir astı ve eki yoktur. Şan ve değer bakımından da O'na eşdeğer olacak hiçbir şekilde hiçbir denk mevcut değildir. Ne zatında, ne sıfatında hiçbir eşiti, hiçbir benzeri, ne zıtlaşacak, ne birleşecek şekilde hiçbir eş, arkadaş, ortak veya rakip olmamıştır ve olamaz. Yani ezelde olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır.

Çünkü bütün bunlar yokken O var idi ve hepsini O yarattı. Yarattıktan sonra yönetti, geliştirdi ve daima onlara onlardan daha yakın oldu, onlarla beraber oldu: "Nerede olursanız olun O sizinledir." (Hadid, 57/4), "Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf, 50/16), "Üç kişi aralarında fısıltı ile konuşurken dördüncüleri mutlaka Allah'tır. Beş kişi olsalar altıncıları mutlaka O'dur. Gerek daha az, gerek daha çok olsalar ve her nerede bulunsalar mutlaka O onlarla beraberdir." (Mücadele, 58/7), "O'nun zatından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz mutlaka O'na döndürüleceksiniz." (Kasas, 28/88). "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir. Bütün varlığın idaresini yürütendir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür." (Bakara, 2/255)

...

(İhlas Sûresi ile ilgili) Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; o, Kur'ân'ın üçte birine muâdil olur."

Denilmiştir ki: Kur'ân'ın mânâları üç ilme râcî olur: Bunlar tevhid ilmi, şerîat ilmi ve ahlak ilmidir. Bu sûre ise hem teşrî, hem de ahlâk ilminin temeli olan tevhid ilmini en açık ve en güzel şekilde ifade etmektedir.

...

Ta Fatiha Sûresi'nin başında besmeleyle ilgili olarak beyan ettiğimiz şekilde, Kur'ân ilminin ana konusu, ulûhiyyettir, dolayısıyla Allah Teâlâ'dır. Yani Allah ile yarattıkları ve özellikle de yaratılmışlar arasında akıl sahibi olması dolayısıyla insanlar arasındaki ilişkidir. Bir tarafta Allah'ın uluhiyyeti, bir tarafta kulların ubûdiyyeti ve bu ikisi arasındaki ilişkidir. İnsanın bu ilişkide Yüce Yaratıcısına karşı nasıl bir tutum ve tavır içinde olması gerektiğinin bilgisidir. Fatiha Sûresi, bunu belirlediği gibi, bu sûre de Allah Teâlâ'nın kendi tarifi olarak, bütün Kur'an'ın dayanağı olan temel ilkeyi açıklamıştır. Bu bakımdan bu sûre de Fatiha Sûresi gibi bütün Kur'ân'ın bir özeti mesabesindedir, demek çok yanlış olmaz.

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Asım Gültekin Rahmet-i Rahman'a Kavuştu
(24 Temmuz 2020, Cuma) İNNA LİLLAHİ ...
15 Temmuz
(17 Temmuz 2020, Cuma) 15 Temmuz darbe ...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - V
(11 Temmuz 2020, Cumartesi) MODERN DÜN...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - IV
(6 Temmuz 2020, Pazartesi) RİSALET/NÜ...
Said Nursi'den
(19 Haziran 2020, Cuma) (Mesnevi-i Nuri...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - III
(12 Haziran 2020, Cuma) ALLAH İNANCI K...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - II
(5 Haziran 2020, Cuma) İNANÇ AÇISIND...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - I
(30 Mayıs 2020, Cumartesi) Din; kişi,...

Kimler Sitede

Şu anda 15 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 550
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 3603459
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >