Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - II PDF Yazdır e-Posta

(5 Haziran 2020, Cuma)

İNANÇ AÇISINDAN İNSANLARI TASNİF ETMEK DOĞRU MUDUR?

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, bütün insanlar bu yerkürede beraber yaşamaktadırlar. Aynı zamanda biz insanlar arasında ortak bir bağ var; insan olmak.

Beniâdem olarak insanî değerler ortak paydasında bir beraberlik oluşturulsa, bu beraberlik etrafında bir anlaşma sağlanırsa ve insanlar bunun üzerinde bir mutabakata varırsa, inanç işin içine girmese veya inanç işin içine sokulmasa insanlar daha rahat anlaşırlar. İnsan olmak, insanca davranmak, herkesin kabul edebileceği bir husustur. Ama işin içine inanç girdi mi insanlar ister istemez, farklılaşırlar ve aralarında husumet başlar.

Bu iddia bu tez, ilk bakışta makul gibi gelebilir. Fakat insanın yapısını inceleyen herkes görecektir ki, bu sadece bir temenni ve faraziyeden ibarettir. İnsan, içinde iyilik ve kötülüğü birlikte barındıran, iki tarafa da meyli olan bir varlıktır. Bu iki meyil karşımıza ana hatlarıyla iki tip insan çıkarır. İyi - kötü, adil - zalim, hayırhah - bedhah...

 

Bu başkalık, bu aykırılık, bu iki ayrı ve farklı var oluş, sadece insana mahsus değildir. Kâinatta da her şey farklıdır ve birbirine zıttır. Bu zıtlıklar hayatı ve evreni renklendirir ve anlamlı kılar. Devamlı gece veya devamlı gündüz nasıl anlamsız ise, tek tip ve tek inançlı insan da o denli anlamsız ve değersizdir.

Hem evrende hem insanın zatında iki ayrı iki farklı durum vardır ve farklılıklar yekdiğerine zıttır. Bunu kabul etmek veya etmemek bizim elimizde olan bir husus değildir, bu bir yaratılış şeklidir, yaratılışta bize verilen bir yetenektir, dine inanmak veya inanamamakla alakalı değildir.

Kötülük yapabilme kapasitesi ve imkânı olduğu halde bundan kaçınan insan değerlidir. Fıtratı bozulmamış insanlar, farklı inanç grubuna mensup olsalar da aralarında bir erdemlilik ortak paydası vardır, olabilir. Bu erdemlilik ortak paydasında, ortak hareket etmek imkânı daima olabilir, olmalıdır ve vardır. Hz. Peygamber'in dahil olduğu "Hilfulfudul" buna örnektir.

Buna karşın gene beniâdem tarafından kötülük üzere ittifakların kurulduğu tarihen sabittir, Firavunların, Nemrutların ve günümüz tiranların kurdukları şer eksenleri ve şer ittifakları da bilinen vakıalardır. Bunları da insanlar ihdas etmişlerdir. Uluslararası kurum ve kuruluşların adil davrandığı, hakka riayet ettiği, mazlumun yanında yer aldığını söylemek çok doğru olmasa gerek. Halbuki çoğu beynelmilel kurum ve kuruluş iyi niyetlerle ve hakkı ikame etmek için yola çıkarak kurulmuşlardı. Lakin geldikleri yer itibarıyla güçlüye hizmet eden ve güçsüzü ezen kurum ve kuruluşlar haline gelmişlerdir. Bunlar da insanın eseridir, insanların kendi aralarında problemleri çözsünler diye kurulmuş kurumlardır. Ama işleyişleri hiç de adilane değildir, çünkü dayanakları kendileridir ve nalıncı keseri gibi güçlülerden yana işlenmiştir.

Demek ki ilk önce insanlık camiası arasında bir erdemlilik ve şer ekseni farklılaşması vardır. Her insan kendi tıynetine göre bu iki cepheden birine dâhil olur. Bu iki cephe eğitimle ve başka tedbirlerle ortadan kalkmaz, sadece iyilerin hâkimiyetiyle kontrol altına alınabilir.

Müslümanlık da büyük insanlık olarak fıtrata uygun olan tarafta yerini almaktır. Bu gerçekçi bir yaklaşımdır, kötülere karşı iyilerin, zalime karşı mazlumların, şerre karşı hayrın/iyiliğin, fücura karşı takvanın/takvalının, bozgunculuğa karşı barışın/selamın, zulme karşı adaletin yanında yer almaktır. İslam bizden bunu istiyor. Zaten erdemlilik de bundan başka ne olabilir?

Peki zulüm ve adaleti biz nasıl tayin edeceğiz, adaletin ölçüsünü kim koyacak? İnsan kendisi hakkında kendisini kayırmadan bütün insanları ve evreni kuşatacak bir ölçü koyabilme kapasitesine ve ufkuna sahip midir?

Tecrübeler göstermiştir ki, ilahi güce dayanmayan insanların eliyle kurulan kurum ve kuruluşlar adil olamamışlardır. Hatta ilahi güce dayananlardan bazıları bile zaman zaman o ilahi adaleti kendi lehlerine çevirerek zulüm işlemişlerdir, tarih buna da şahittir.

Bu sorulara doğru cevap verebilmek için genel anlamda varoluşu ve dolayısıyla insanın yaratılışını anlamamız icabeder.

....

Kâinat nedir, nasıl var olmuştur, nasıl oluşmuştur. Bütün mükevvenat, kendiliğinden mi meydana gelmiş? Bunları yaratan bir kuvvet var mıdır? Varsa nasıl bir kuvvettir? İnsan nedir, kimdir, onu kim nasıl var etmiştir?

Bu sorulara verilecek cevap, insanın durduğu yeri gösterir, neye inandığını veya nasıl inandığının ipuçlarını verir.

Varlık âleminde mevcut olanların hepsi bir kadere bağlıdır. Yani insan ve diğer var olan mevcudatın varoluşları aynı sebebe, aynı hikmete bağlıdır.

Asıl konumuz beniâdem olduğu için, insan denen meçhulün / malum varlığın varoluş serüvenine değineceğim.

Hiçbir şeyin kendiliğinden var olamayacağı gerçeğiyle hareket ederek değerlendirmede bulunacağım. Kâinat ve kâinatın ötesinde var olanların hepsi Allah'ın ol demesiyle var olmuşlardır, buna inanmayanların ileri sürdüğü delillerin tutar bir tarafı yoktur. Mükevvenatın var olması yüce Allah'ın kûn / ol emriyle oluşması en gerçekçi delildir.

Göklerin ve yerin yaratılışına, kâinatta cereyan eden hadiselerin işleyişine, gece ile gündüzün deveranına, insan organlarının işleyişine, mevsimlerin değişmesiyle evrenin nasıl ölüp ölüp dirildiğine bakabilen bir göz, bunları tefekkür eden bir kalp, evrende olmakta olanları inceleyen bir bilim,(bilimadamı) eğer kör inat saplantısına kendini kaptırmamışsa gerçeği görür. Bu müşahede sonucu, lahavlevelakuvveteilla billahi'l-Azîzi'l-Hakîm der. Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü ikrar eder ve O'na secde eder.

İnsanın yaratılışı, inananlar için, Allah (c.c.), ilk insan Adem (a. s)ı,  balçıktan, yani topraktan yaratmıştır, ondan da zevcesini halk etmiştir. Son zamanlarda bazı iddialar ileri sürülse de - Adem ve Havva aynı nefisten/ aynı şeyden yaratılmıştır, denilse de- genel itibarıyla ilk insan yok iken Allah tarafından topraktan yaratılmış ve ona eşyanın isimleri öğretilmiştir. Bunu kabul etmeyen ise İblis olmuştur, Adem'in varlığını kabul etmiş ama ona secde etmemiş/boyun eğmemiştir.

Kâinatın varlığını Allah'a dayandırmayan ve başka başka sebepler arayan tanrıtanımazlar ise, insanın da yaratılışını başka sebeplere, başka şeylere bağlamak istemişlerdir. Maymundan geldiklerini ileri sürecek kadar aptallaşmışlardır.

İnsanın Allah tarafından yaratıldığına inananların arasında Hz. İsa'nın babasız dünyaya gelişine inanmaktan zorlananlar başka bir açmaza sürüklenmişler, Baba - Oğul - Ruhulkudüs diye ne olduğu çok net olmayan inanışlara saplanmışlar. Adem (a.s.)'i topraktan anne-baba olmadan yaratan yüce Allah, Hz. İsa (a.s.)'ı babasız yaratmasına, sadece bir anneden dünyaya gelmesine niye inanmakta zorlanıyorlar. Burada Allah'ın gücüne ve kuvvetine, yapabilirliğine karşı bir şüphe var. Allah inancı sağlam olmayan inanışlarda insana ve eşyaya bakışta problemler çıkar.

Yahudilerin de Üzeyir Allah'ın oğludur demeleri de buna benzer.

İnanç / inanmak, her şeyin başı ve belirleyicisidir. İnanmanın temeli, Allah inancıdır, itikat / inanılan şeyler netleşmeden, insanın duruşu ve tavıralışı da netleşmez. Evvela inanmak veya inanmamak diye genel bir ayırıma beniâdemi tabi tutmak zorunluluğu vardır. Çünkü hayat bu inanç veya inançsızlık doğrultusunda şekil alır. Bunu inkâr etmek meseleyi çözmez, erteler veya başka bir mecraya sevk eder. İşin adını koymak ve kim neye nasıl inanıyor veya neye inanmıyor,  onu açığa çıkarmak, en doğru ve en sahici bir yol/yöntemdir.

Kimse kimseye inanç dayatamaz. İnanmanın da inkâr etmenin de bedeli vardır, herkes bu bedeli öder, ödemelidir. Ayrıca inanç açısından insanlar, net ve açık olurlarsa aralarında hukukun oluşması daha sağlam bir zemine oturur.

İnanç merkezli ayırımlar ortadan kaldırıldığında onun yerine yeni ayırımlar girer. Bu yeni ayırımlar, müphem ve muğlaktır, müphem ve muğlak kavramlardan, ortamlardan, toplumsal tasniflerden, devlet idare biçimlerinden en çok güçlüler yararlanır. Genel itibarıyla insan mahsulü kavramlar, tasnifler, toplumsal yapılanmalar, idari sistemler, teknik gelişmeler, güçlüler eliyle veya onların emri altında gelişir. Böyle geliştiği için huzur ve güven getirememiştir.Halbuki bunlar, yüce bir Yaratıcının emirleri doğrultusunda olursa / olsaydı, gene gelişmeler ve ilerlemeler olur, ama olanlar, fıtrat merkezli ve bütün insanlar hesaba katılarak meydana gelir / gelirdi. Çünkü Allah (c.c.), kullar arasında taraf tutmaz, kimseyi kayırmaz. Sadece hakkaniyeti ve adaleti emreder.

Onun için önce her şeyi yok iken var eden, mükevvenatın sahibi ve mutlak hakimi Allah'ı iyi tanımamız lazım gelir.

...

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Asım Gültekin Rahmet-i Rahman'a Kavuştu
(24 Temmuz 2020, Cuma) İNNA LİLLAHİ ...
15 Temmuz
(17 Temmuz 2020, Cuma) 15 Temmuz darbe ...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - V
(11 Temmuz 2020, Cumartesi) MODERN DÜN...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - IV
(6 Temmuz 2020, Pazartesi) RİSALET/NÜ...
Said Nursi'den
(19 Haziran 2020, Cuma) (Mesnevi-i Nuri...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - III
(12 Haziran 2020, Cuma) ALLAH İNANCI K...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - II
(5 Haziran 2020, Cuma) İNANÇ AÇISIND...
Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - I
(30 Mayıs 2020, Cumartesi) Din; kişi,...

Kimler Sitede

Şu anda 9 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 550
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 3603430
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >