Türkiye'yi Bekleyen Riskler ve İmkanlar PDF Yazdır e-Posta

(14 Şubat 2020, Cuma)

Türkiye imkanların, avantajların, musibet ve belaların kıyısında bir ülke. Bu kıyıda duran ve erki elinde bulunduranların nereye doğru yöneldikleri ve yönelecek yönün ne olduğunu, gelecekte nelere yol açacağını iyi kestirmeleri elzemdir.

Hamasetle, tarihten ve sosyal dokunun imkanlarından yoksun bir yöne yönelme ülkenin başına musibetler, belalar açar. Tarihin derinliklerinden, coğrafyanın imkanlarından, toplumsal yapının ciddi analizinden ve dünyanın genel durumalışından hareketle yöneleceği yönde ise ülkenin önü açılabilir.

...

Ülkelerin kaderinde rol oynayan coğrafya, tarih, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, stratejik konumu, yetişmiş insan gücü, sanayisi, devlet-millet ilişkisi, sosyal adalet işleyişi, kurumlar arası irtibat ve birlikte iş tutma becerisi, komşularıyla güttükleri siyaset tarzı, bağlı bulunduğu uluslararası kurum-kuruluşlar, vb. konulardır. Bunları çoğaltmak mümkündür.

Coğrafyamız, İslam coğrafyasının bir parçası idi elanda bir parçasıdır. Halkı Müslüman olan ülkeler ile içiçe ve yanyanayız. Bunu inkâr etmek, yok saymak coğrafyayı, bastığı toprağı görmezden gelmek olur ki, bu da akıl işi değildir.

Komşularımızı bir seçemiyoruz, Suriye, İran, Irak, Azerbaycan, Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan sınır komşularımızdır, ayrıca denizleri de hesaba katarsak komşularımız çoğalır. Bu ülkelerde meydana gelen her olay bizi ilgilendirir ve bize olumlu veya olumsuz etki eder.

Komşularımızla hem iyi geçineceğiz hem de rekabet halinde olabileceğiz, burada iyi bir denge siyaseti gütmek durumundayız. Ayrıca bazı sınırlarımız hiçbir gerekçeye dayanmıyor. Yani ne coğrafik bir ayrım var, dağ başı, akarsu, ne de bir etnik veya mezhebi farklılık vb. bu da zaman zaman ayrı bir açmaz oluveriyor. Türkiye- Suriye, Türkiye-Irak sınırları en problemli sınırlardır.

Coğrafyamız tarihi düşmanlıkların ve dostlukların da membaıdır. Tarih boyuncu Anadolu coğrafyası, medeniyetlerin, dinlerin, kavimlerin mücadele alanı olagelmiştir. Bunların getirdiği tarihi birikim bugün önümüze çıkarılıyor. Aynı zamanda bu coğrafyada farklı din, mezhep, meşrep ve ırkların güven içinde ve birlikte hareket ettiği bir tarihi birikim daha var. Bugün o farklıkların zenginlik sayıldığı ve ortak hareket edebilme kabiliyeti gündeme gelmiyor, getirilmiyor.

Coğrafyamız, tarihte bir geçiş yeri, sık sık el değiştirme yeri, güçlü devletlerin hâkim olma savaş alanı da olmuştur.

Coğrafyayı tek başına merkeze koyarak bir siyaset gütmek modern dünyada yeterli değildir. Deniz ve kara siyaset teorilerinin toplamı da artık modern dünyada yetmiyor. Jeopolitik artık sadece coğrafyayla sınırlı kalamaz.  Jeopolitik her şeyden önce bir devlet idare bilimidir. İç ve dış politika dahil hayatın her alanına sirayet eden bütün konular jeopolitiğin ilgi alanına girer. Siyasi, askerî, ekonomik, bilimsel-teknolojik ve sosyo-kültürel konular, tarihi bilinç, dini değerler vb. doğrudan jeopolitiğin ilgilendiği alanlardır.

Yeni dünya düzeninde, coğrafya etkisizleştirilmek isteniyor, toprağa ayak basmanın çok mühim olmadığı tezi savunuluyor. Modern kapitalist sömürü sistemi, çok uluslu şirketler, beynelmilel kurum ve kuruluşlar, ulusüstü/devletler üstü paktlar, sınır tanımayan teknolojik gelişmelerle dünyayı idare etmeye çalışıyorlar.

Bunu sağlamanın bir ayağını da alt yerel anlayışları öne çıkaran bir tarz geliştiriyorlar. Mesela, bir taraftan dini hassasiyetlerin insanları böldüğünü iddia ediyorlar diğer yandan dinin alt anlayışı olan mezhepçiliği körüklüyorlar. Bir taraftan milliyetçiliğin zararlı olduğunu ileri sürüyorlar, diğer yandan etnik ayrımcılığın farklılık ve düşmanlık vesilesi olması için zeminler hazırlıyorlar, bu farklılıkları düşmanlık vesilesi kılmak için var güçleriyle çalışıyorlar.

Fakat dünya gücünü elinde bulunduran ülkeler kendi içinde bu farklılıkları bir arada tutmayı bir ülke bütünlüğü siyaseti olarak güdüyorlar. ABD, Kanada gibi ülkeler. Avrupa ülkeleri ise aralarındaki tarihi düşmanlıkları bir tarafa bırakarak ortak bir siyaset güdüyorlar; Avrupa Birliği.

Bu iki yüzlü siyasetlerini de yenidünya siyasetiyle örtmeye çalışıyorlar.

ABD, Kanada, Avrupa Birliği coğrafyası neden birlikte hareket edebiliyor, İslam coğrafyası neden birbirine düşman kesiliyor? Bu soruyu kendimize sormak ve cevabını araştırmak mecburiyetindeyiz. Onlar bizden ne istiyor yerine biz niye böyle durumdayız?

Bu sorunun cevabını tarih ve coğrafya hesaba katmadan verilemez.

İslam coğrafyasına sırtını dönerek, emperyalistlerin tarifine uyarak coğrafyamıza "Ortadoğu bataklığı" diye bakarak meselelerimizi çözemeyiz.

Biz bu coğrafyada yaşamak zorundayız, gidilecek yerimiz yok. Bu coğrafyanın sıkıntılarını coğrafyada yaşayan insanlarla beraber göğüsleyeceğiz, adil ve uygulanabilir bir iş birliği ile meselelerin üstesinden gelmeye çaba harcayacağız.

Tarihimizin olumsuz taraflarına değil olumlu ve verimli taraflarına bakarak bir iş birliğine gidebiliriz. Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarını zenginlik sayabiliriz, hata din farklılığını da zenginlik addedebiliriz. Farklı dinlerin bir arada yaşamasını İslam'ın adil şemsiyesi altında toplayabiliriz.

İlahi adalet/ İslam'ın adaleti, buna elverişlidir, bunu emrediyor diyebiliriz. Zulmün her türlüsüne karşı çıkmak, zulüm ve sömürüyü ortadan kaldırmak, insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kabul etmek, fark gözetmeden bütün insanların;

Dînin muhafazası,

Canın muhafazası,

Aklın muhafazası,

Nâmus ve haysiyetin, dolayısıyla neslin muhafazası,

Malın muhafazası, sağlamak.

Buna zaruret-i diniyye denilir. Yani İslam dini bunları yerine getirmekle Müslümanları mecburi tutuyor. Dinin muhafazası demek herkesi Müslüman olmaya zorlamak değildir, insanla Allah arasına giren engelleri ortadan kaldırmak ve insanları vicdanlarıyla başbaşa bırakmak. Fıtratı bozulmamış insanları gerçeğe, hakka "büyük insanlık" olan İslam'a davet etmektir.

Türkiye; coğrafyası, tarihi tecrübesi, insan potansiyeli, geçirdiği tecrübeler, Orta Asya'dan balkanlara kadar uzanan coğrafyada hüküm sürmesi, batı medeniyetiyle ilişkileri vb. hususların getirdiği birikimle İslam dünyası içerisinde avantajlı bir konumdadır, bunları ve modern dünyanın geldiği yeri de hesaba katarak yeni bir çığır açabilir.

İslam dünyasının etnik köken ve mezhebi farklılıkları Türkiye insanı bir arada tutabilme kabiliyetine de sahiptir, tarihte böyle bir tecrübesi de olmuştur. Diğer halkı Müslüman ülkelerin bu denli tarihi bir tecrübesi olamamış. Coğrafyaları bu denli renkli bir demografik yapıya ve fikri çeşitliliğe sahip değil.

Türkiye'nin bir diğer avantajı, Asya Bozkırlarından, Hint alt kıtasına, Kuzey Kafkasya, Balkanlardan Avrupa içlerine ve güneyde bugün Arap ülkelerin hakim olduğu yerlere kadar uzanan coğrafyada hüküm sürmenin tecrübe ile elde ettiği imkanlarıdır.

Devlet tecrübesi olarak kurdukları;

Orta Asya'da kurulan, Karahanlılar, Büyük Selçuklu, Gazneliler, Harzemşahlar, Timur Devleti, Hindistan'da kurulanlar; Babür Devleti, Yeni Delhi Sultanlığı, Anadolu'da kurulanlar; Anadolu Selçuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Osmanlı, Mısır'da kurulanlar; Tolunoğulları, Eyyübiler, Memlukler, Akşitler (İhşitler)

Osmanlı, daha önce kurulan İslam devletlerin-Emeviler (661-750), Abbasiler (750-1258),- Endülüs Emevileri (756-1492) Mervaniler (983-1085) Samaniler (819-1005), Seferiler (861-1003), Büveyhiler (932- 1062), Safeviler (1502-1732)- hepsinden istifade etmiş ve onların devlet tecrübelerinden  yararlanmıştır. Bundan başka İran ve Bizans (Batı devlet anlayışı) tecrübesinden de dersler çıkarmıştır. Türkiye hafızasını kısmen yitirse de ülke genelinde bu hafıza halen mevcuttur, laiklik krizine tutulmazsa bu tecrübelerin bütününden istifade ederek bir yol izleyebilme şansı vardır.

Türkiye bütün bu tecrübeleri ve birikimleri yok sayarak türedi bir devletçik gibi davranma alışkanlığından vazgeçmelidir. İslam dünyasına yapılan saldırılara karşı ümmeti düşünerek adımlar atmalı, içeride de (İslam coğrafyasında kurulan devlet(!)lere karşı) müsamahakâr olmalı, bir büyük devlet edasıyla hareket etmelidir. Halkı Müslüman olan ülkelere hamilik yapmalıdır. Öncülük etmelidir. Bunun getirdiği zahmetlere de katlanmalıdır. Kendi içindeki farklılıkları mutlaka idare edebilme becerisini gösterebilmelidir.

 

İDLİB

Yukarıda sayılan avantajların nasıl şekil alacağı Suriye ile ilişki biçiminde ortaya çıkacaktır. İlk imtihan bu olacaktır.

Türkiye'nin en can yakıcı meselesi, Suriye ile olan ilişki biçimidir. Suriye Türkiye'nin sadece dış meselesi değildir aynı zamanda bir iç meselesi haline gelmiş durumda. PKK ve türevleriyle mücadelede Suriye daima çıban başı olmuştur. İçeride PKK ve PYD artık eşitlenmiş durumundadır. Dışarıda da aynı hizaya gelmişler, ikisi de uluslararası arenada Türkiye aleyhine çalışmaktadır.

Esed rejiminin, Rusya'nın, İran'ın ve içerideki AK Parti muhaliflerin iddiaları aynıdır.

Rusya ve İran'ın desteğiyle ayakta kalan Beşar Esed'e göre Türkiye'nin sınırındaki İdlib kaos ve terörü sonlandırmanın anahtarıdır.

İdlib, rejime karşı mücadele yürüten silahlı radikal dinci grupların elinde kalan son yer, muhaliflerin son kalesi hüviyetindedir.

İdlib'de HTŞ'ye bağlı en az 20 bin taraftarının bulunduğu biliniyor. Ki; Rusya ile Suriye, İdlib'i bu örgütten arındırma saikiyle sahada. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un "Türk meslektaşlarımız bölgede işbirliği yaptığı muhalifler ile HTŞ'li teröristleri birbirinden ayırma sözü verdi ama ne yazık ki bu teröristler İdlib'deki bölgede hüküm sürüyor" sözleri bu iddiaların açık belgesidir.

Rusya;"Öncelikle Suriye'nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygı durmak gerekir. Türkiye, ılımlı muhalifleri teröristlerden ayırma, askerden arındırılmış bölge yaratma, M-4 ve M-5 karayollarında geçiş imkanı sağlama konusunda verdiği sözleri bir buçuk yıldır yerine getirmedi" der.

Bu konuda; Erdoğan'ın İdlib'de sahadaki silahlı muhalif gruplara dönük yaptığı uyarılar  var. Bu uyarı "Bölgedeki muhalif gruplardan başıbozuk hareket ederek rejime saldırı bahanesi verenlere artık tavizsiz davranılacağı" mesajıyla iletilmiştir. Sahada nasıl bir hal alacağı merak konusudur.

Ayrıca; Suriye'de ABD'nin Suriye Kürtlerine yönelik izlediği politika ile Rusya'nın izlediği politikanın örtüştüğünü görüyoruz. Irak'ta peşmerge bugün hangi noktadaysa Suriye'de de Kürtlerin ve SDG'nin aynı noktaya taşınmak istendiğini görmek gerek. Rusya bu konuda ABD'nin yanında.

ABD Suriye'ye yerleşmek için Rusya-Türkiye gerginliğinden yararlanmak istiyor.

İsrail, Suriye'de Esed rejimi ile Türkiye'nin karşı karşıya gelmesinden çok memnun, çünkü Türkiye kendi derdine düşerse İsrail rahatlar.

Esed rejimi en çok İsrail'in işine yarıyor.

Hükümetin Esed rejimine tanıdığı 29 Şubat tarihine gelindiğinde rejim bu topraklardan çekilmezse ne olacak? sorusu karşımıza çıkıyor. Önümüzdeki yaklaşık iki hafta içinde bir çözüm bulunamadığı ve rejim de geri çekilmediği takdirde, askeri güç kullanma seçeneğine mi başvurulacaktır? Bu takdirde Türkiye açısından sahada yalnızca Esed ordusu değil, onun en başlıca müttefiki Rusya ve İran askerleriyle çatışma riski belirecektir.

Böylesi bir ortamda, Esed rejimi ile mücadele, Türkiye'nin sırtına yükletilmiştir.

Bu hususta Türkiye'deki ana muhalefet ve yandaşları ile Rusya- İran Esed tezleri arasında bir benzerlik var; hükümet Suriye'nin iç işlerine niye karışıyor. Esed rejimiyle birebir niye görüşmüyor?

...

Bunda ülkeyi idare edenlerin ne kadar suçu var, başka nasıl davranabilirdi gibi soruların vakti geçmiştir. Artık gelinen noktada fiili bir savaşa doğru bir gidiş var. İnşallah iki ülke arasında başlayan bu çatışma topyekûn savaşa dönüşmez, devlet aklı bunu önlemelidir.

Nasıl önleyebilir.

Bu konuda eğer devletin derin hafızası yok olmamışsa uygulanabilir bir çare arayacak ve bulacaktır. Hem Esed'in zulmü engellenmeli hem de Türkiye -Suriye savaşı engellenmelidir.

Esed ne yaparsa yapsın Türkiye her hâlükârda Esed rejimi ile anlaşmalı tezi Türkiye'nin itibarını zedeler. Ne olursa olsun Esed rejimi gitmeli, bunun için gerekirse fiili savaş tüm ülkeyi kaplayacak olsa bile savaşmalıyız tezi de iki ülkenin de hayrına değildir.

Burada devletin derin tecrübesi, ince ve soğukkanlı diplomasi, uluslararası kurum-kuruluşların harekete geçilmesi, gizli ve sivil diplomasi de devreye girebilir. Bunun için her yol denemelidir.

Türkiye, Rusya ve İran'a verdiği sözü ve taahhütlerini de yerine getirdiğini dünyaya göstermelidir. Rusya bu konuda çok ısrarlı konuşuyor, Rusya'nın iddiaları çürütülmelidir. İran'ın içeride oynadığı oyunları dünya kamuoyuna göstermesini de becerebilmelidir. İçeride ve dışarıda Türkiye'ye yöneltilen ithamları makul bir şekilde izah etmelidir. Esed rejiminin zulmü üzerine bina edilen izahat tek başına yeterli değildir.

Türkiye tek başına Esed rejimini değiştiremez, içerideki müttefikleri de bu konuda yeterli donanıma sahip değildirler.

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Toplumsal Yapılanmada Dinin Yeri - I
(30 Mayıs 2020, Cumartesi) Din; kişi,...
Acziyetin İçinde Saklı Kuvvet
(16 Mayıs 2020, Cumartesi) "Der tarik-...
Genelleme? Komplo? Teferruat?
(7 Mayıs 2020, Perşembe) Hangi konu, ...
Hani Kamplaşma Olmayacaktı!
(4 Mayıs 2020, Pazartesi) Bilim-din i...
Nesli Koruma Mücadelemizi Sürdüreceğiz
(28 Nisan 2020, Cuma) Geçtiğimiz haft...
İnsan Evladı Kendine Kulak Ver!
(24 Nisan 2020, Cuma) İnsan evladı ol...
Kaçınmak - Sığınmak
(17 Nisan 2020, Cuma) Kaçınmamız ger...
İçimize Dönmenin Vakti
(10 Nisan 2020, Cuma) Koronavirüs musi...

Kimler Sitede

Şu anda 2 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 542
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 3545645
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >