Gazel İncelemesi PDF Yazdır e-Posta

                                                                                     (23 Şubat 2018, Cuma)

Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var.

         Bende  Mecnûn’dan daha fazla âşıklık yeteneği var. Sevgisine sadakat gösteren âşık benim. Mecnûn’un sadece adı var.

         Mecnun, kelime manası olarak; cinli, deli, delicesine seven, Leyla ile Mecnun Hikâyesinde erkek kahraman. Mecnun, kimi zaman baştan ayağa aşk kesilen ve aklını yitirme raddesine gelen bir divane, kimi zaman bir masal kahramanı, kimi zaman bir efsane, kimi zaman bir bilge.

Genel itibarıyla Fuzuli, Mecnunun âşıklığını çok beğenmez ve kendine rakip görür bu beyitte de bunu görüyoruz.

Füzûn (efzûn) (F.); daha çok, daha fazla. Bereketli. Füzûn etmek; çoğaltmak, fazlalaştırmak…

İsti’dâd(Ar.); hazırlık ve kudret manasınadır. Doğuştan gelen yatkınlık, yetenek.

Âşık-ı sâdık; hakikî, yaşamış, âşık, Mecnûn gibi efsâne âşığı değil demektir.

Hakikaten Mecnûn ölüp gitmiş, sadece adı kalmıştır.

Şair başka bir beyitte;

 

Dimen Mecnun’a âşık kim başında kuş yuva tutmuş

Benim âşık ki seyl-i eşkümi başımdan aşırdım.

Mecnun’a başında kuş yuva yaptığı için âşık demeyin, gözyaşımın selini başımdan aşırdığım için asıl âşık benim.

Fuzulî, âşık olmanın, âşık sayılmanın ölçüsünü, tanımını “başta, kuşun yuva yapması olarak değil kendi oluşturduğu gözyaşı selinin baştan aşması” şeklinde yapmıştır. Böylece içinde bulunduğunu varsaydığı kendi durumuna uygun şekilde yapmış olduğu bu tanımla da doğal olarak yalnızca kendisi âşık sayılabilmektedir.

Sanki şartlar Mecnunu âşık eylemiş de onun bu hususta bir dahli yokmuş der gibi Fuzuli. Ama kendisi bileğinin zoru ve alnının teriyle, gözünün yaşıyla âşıklık unvanını kazanmış.

Yine şöyle seslenir;

 

Ey Fuzuli! Kalmamış gavga-yı Mecnûn’dan eser

Galiba efsane-i Leyli getürmüş hâb ana.

İster “masal” ile bir sayılsın isterse geçmiş kültür ve edebiyatın “hikâyesi olarak kabul edilsin, yine de “gerçek” olamayacağı açık olan “efsane” sözü Fuzulî’yi meşgul etmektedir. Mecnun’un aşkı için verdiği mücadeleden bir iz, bir belirti kalmadığını, onun artık unutulduğunu efsane sözü ile açıklar.

Beyitte geçen hâb; uyku, rüya, düş demektir. Başka bir anlamı da günah demektir. Fuzulî kelimeleri seçerek ve bütün anlamlarını hesaba katarak kullanır. Mecnun kıssasında uyku önemli bir figürdür. Diğer anlamda ise; sanki Mecnun Leyla vesilesiyle aşka ihanet ederek günah işlemiştir.  

Her ne kadar, Fuzuli’nin dili, yukarıdaki beytinde Mecnun’una Leyla’ya karşı olan aşkı uğruna çektiği acıların, katlandığı sıkıntıların unutulup gittiğini söylese bile içi pek de rahat değildir. Çünkü insanlar, “efsane” diye adlandırılan Mecnun’un aşkına yönelmeye devam etmektedir. Oysa Fuzuli, halktan, kendi gönlünün derdini işitmesini, dinlemesini istemektedir.

Nola kan tökmekde mâhir olsa çeşmüm merdümü  

Nutfe-i kâbildürür gamzen kimi üstâdı var

 

Gözbebeğimin kan dökmekte çok maharetli olmasına hayret edilmez. Zîra o kabiliyetli bir tohumdan doğmuştur ve yan bakışın (gamzen) gibi bir üstattan o bilgiyi almıştır.

Beyite şöyle demek de mümkün;

Göz bebeklerim(merdüm) kan dökmekle maharetli(mahir) olsa ne olacak

O(gözyaşı) yetenekli(kabil) bir tohumdur(nutfe) senin gamzen gibi birde hocası(üstadı) var.

Veya: Gözlerimin bebeğini kanlı yaş dökmesine şaşırma. Çünkü o Kâbil’in tohumundandır. Ve senin gamzen gibi de bir hocası vardır.

Sevgilisi ona Kabil gibi suç işletmektedir, şair olmak sevgilisi için günah işlemi göze almayı gerektirebilir. Fuzuli bunu göze alır ama Mecnun bunu yapabilir mi? Bilinmez.

Merdüm; gözbebeği, adam, halk vb. manasınadır.

Gözyaşı dökmekte kabiliyetli bir babadan doğmuş ve kan dökmekte çok maharetli olan yan bakışından ders görmüştür.

Burada Adem (a.s.)’a işaret var, çünkü atamızın zürriyeti kan dökücüdür. Bu kan da şairimizin gözyaşına karışmıştır. Yahut gözümün yaş döküşü bana özel bir meziyettir, o konuda ben mahirim.

Nutfe-i kabil;  yetenekli tohum, elverişli tohum. Kendi meziyetine işaret etmiştir.

Nutfe-i Kâbil: Adem’in oğlu Kâbil’in tohumu, soyu (Kâbil); yeryüzünde kardeşini öldürerek kan döken ilk kişidir. Tevriye sanatını kullanarak meramını anlatmıştır.

 

Kıl tefâhur kim, senün hem var men tek âşıkun

Leyli’nin Mecnûnu Şîrîn’ün eger Ferhâd’ı var

 

Eğer Leylâ’nın Mecnûn’u, Şîrîn’in Ferhât’ı var(sa, ki vardır). Lakin senin benim gibi âşığın var. Bununla övün. Onlar çok ehemmiyetli değildir.  

Şöyle demek de mümkün: Övün ki, sadece sana âşık olan benim gibi biri var. Leyla’nın Mecnun’u ve Şirin’in Ferhad’ı varsa da (onlar benim sana âşıklığıma göre fazla değer ifade etmezler.)  

Yine Mecnûn ve Ferhât ile boy ölçüşüyor. Boy ölçüşmüyor, onları fersah fersah aşıyor.

Tefâhur(Ar.); övünmek, övünmede üstün gelmek.  Üstün tutmak. Kıymetli.

Şair hem sevgilisini övüyor, hem de kendi âşıklığını övüyor. Kendini överek maşukuna bak benim gibi az bulunan biri sana âşık, bunun kıymetini bil, diyor.

 

Ehl-i temkînem meni benzetme ey gül bülbüle

Derde yoh sabrı anun her lâhza min feryâdı var

 

Ey gül! Ben sabr ve temkîn sâhibiyim, beni bülbüle benzetme. Onun derde sabrı yoktur. Her lâhza bin feryadı var.

Temkin; ağır başlılık, saygın.

Ehl-i temkin; ağır başlı, kararsızlıktan kurtulmuş, gönül huzuruna kavuşan kişi.

Tasavvufta; tâat ve ibâdetlerde istikâmet üzere karar kılmak, kulun bulunduğu mânevî makama iyice yerleşmesi demektir. Tutulan yolda kulun yalpa yapmadan yürümesi, taşkınlık ve şaşkınlığa bâdî olacak davranış ve tutumlardan uzak durmasıdır.

Temkin ehli, zihnini, gönlünü meşgul eden her türlü gaflet çağrılarına aldırış etmeden teyakkuz halindedir.

Temkin ehli, zorluk ve sıkıntılarda daima sabır binitine binip yol alır. Sabır ve temkin birleşince gönülde yakîn peydâ eder.

Bülbül gül için feryat eder. Onun için sevgilisini güle benzetiyor ve kendini sabır ve temkinde bülbülle mukayese etmemesi gerektiğini söylüyor.

Çünkü bülbül âşıklıkta bir semboldür. Ben onun kadar, belki fazla âşık olduğum ve bu yolda şiirler yazdığım halde ona nazaran yine temkin ve sabır benim şiarım oluyor. Bütün belalara karşı durabilirim, feryat etmem çünkü temkinliyim.

“Sabrı yok, feryâdı var” daki tezada dikkat edilmelidir.

Öyle bed-hâlem ki ahvâlüm görende şâd olur

Her kimün kim devr cevrinden dil-i nâ-şâdı var

 

Öyle kötü durumdayım ki, halimi gören mahzun ve kederli gönül sahibi herkes çektiği cevr ü cefasına rağmen sevinir.

Feleğin cefâsından gönlü mahzûn ve mükedder, nâşâd olan insan, benim hâlimin ne kadar fena olduğunu görünce kendi hâlinin bana nazaran bir saadet olduğunu anlar ve sevinir.

Feleğin cevir ve cefâsı çok elîmdir. Buna rağmen Fuzûlî’nin çektiğine nazaran bir saadet oluyor.

Bed; kötü, çirkin, kötülük, kötü söz, ateş tutucusu… bed-hâl; hali kötü olan. Yoksul, perişan, düşkün.

Devr; zaman, dolaşma, çevre. Devr-i cihan; yaşanılan zaman.

Cevr; eziyet, zulüm, engel, acı çekme,

Dil; kalp, yürek, gönül. Dil-i naşâd; mutsuz, kederli, dertli gönül.

 

Gezme ey gönlüm kuşu gâfil fezâ-yı ışkda     

Kim bu sahrânun güzer-gehlerde çok sayyâdı var

 

Ey gönlüm kuşu, aşk fezâsında gâfil gâfil uçup gezme. Zîra bu aşk sahrasının yollarında çok avcı vardır.

Âşığın gönül kuşu zaten aşk fezâsında gezecektir. Fakat gâfil, yani hakikati görmeden, bilmeden gezerse aşk sahrasında birçok güzellikler onu avlayabilir. Hakikî güzellik yolundan alıkoyabilir. Aşk sahrasında gaflet olmaz. Aşk sahnesinde dikkat gerek. Zaten bizim şair temkinlidir ne yapacağını bilir, siz siz olun ona özenmeyin, çünkü o çok yücelerdedir.

Feza; uzay, alan, boşluk, geniş düzlük. Feza-yı aşk; ışk; âşıklık sahası, âşıklık sahrası.

Fuzulî, âşık olmayı sıradan bir iş gibi görmüyor. Çölde, sahrada, her türlü tehlikenin olduğu bir alanda hayat sürmek olarak görüyor. Aşk meydanında en ufak bir dikkatsizlik pahalıya mal olur.   

 

Ey Fuzûlî ışk men’in kılma nâsihden kabûl     

Akl tedbîridür ol sanma ki bir bünyâdı var

 

Ey Fuzûlî sana aşkı terk et diye nasihat edenler bulunur. Sen kabul etme, zira aşkı terk et diyen akıldır ve onun bir tedbiri, düşüncesi, ihtiyatıdır. Ve zannetme ki bir esasa dayanıyor.

Yine akıl ile aşkı karşılaştırıyor.

Bünyad; esas, temel, yapı, bina. Binanın temeli. Bünyan-ı mersusa da işaret var.

Gönül akıl ile yürümez, aklın tedbiri; gönlü, kalbi tatmin etmez. Çok akıllıca olan işlerde bile esaslı bir dayanak yoktur. Hakiki dayanak ancak kalbin tasdik ettiği aşkla sağlanan durumdur.

Aslında Mecnunun varisi olduğunu da beyan eder. Şairimizin başka bir iki mısraı ve beytiyle bitirelim:

 

Menem mülk-i ışk içre Mecnûn’a varis.

….

 

Gâh Mecnun gâh men devr ile nevbet beklerüz

 

Levh-i âlemden yudum eşk ile Mecnûn adını

Ey Fuzulî men dahi âlemde bir ad eylerem.

        Meni kim seng-sâr- ı nihnetem bazâr-ı 'ışk içre

Bela dağın çeken Ferhad ile hem-seng dutmuşlar.

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Yeni Modernlik ve İslamlaşma (6)
(8 Haziran 2018, Cuma) Yeni Modernliğe...
Şevşevık(*)
                          ...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (4)
(18 Mayıs 2018, Cuma) Kavimler Arası ...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (5)
(25 Mayıs 2018, Cuma) Hakikatin Ortaya...
Yeni Modernlik ve İslâmlaşma (2)
                          ...
Yeni Modernlik ve İslâmcılık/İslâmlaşma
(27 Nisan 2018, Cuma) Bu topraklarda ...
AKP - Dış Siyaset
(20 Nisan 2018, Cuma) Bir ülkenin d...
Zeytin Dalı Harekâtı Sonrası Suriye
                          ...

Kimler Sitede

Şu anda 158 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 472
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2330265
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >