Sadrazam Said Halim Paşa PDF Yazdır e-Posta

(5 Ocak 2018, Cuma)

Mehmed Said Halim Paşa 19 Şubat 1864’de Kahire’de dünyaya geldi (Sicilli Ahval, nr. 25, 121). Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunudur. Babası Şûrâyı Devlet (Danıştay) üyesi Prens Halim Paşa, annesi Şevki Cedid Hanım’dır (Yıldız Evrakı, Kısım nr. 31, Evrak nr. 2392, Zarf nr. 65, Kartan nr. 84, Vb/1). Dedeleri Konya’dan Kavala’ya yerleştirilmiş olan bir Türk ailesidir.

Prens Mehmed Said Halim Paşa, Prens Halim Paşa’nın en büyük oğlu olup, Prens Mehmed Abbas Halim Paşa, Prens Mehmed Ali Halim Bey ve Prens İbrahim Halim Bey olmak üzere üç erkek kardeşi ile Prenses Kerime, Prenses Nazlı, Prenses Rukiye, Prenses Emine ve Prenses Zehra olmak üzere beş kız kardeşi bulunmaktaydı.

Ailesi ile birlikte 1870’de İstanbul’da yerleşen Said Halim, ilköğrenimini özel hocalardan aldı. Küçük yaşta Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrendi. Kardeşi Abbas Halim Paşa ile yüksek tahsilini tamamlamak üzere İsviçre’ye gitti. İsviçre’de beş yıl kalarak siyasî ilimler alanında üniversite öğrenimini tamamladı. İstanbul’a döner dönmez II. Abdülhamid tarafından kendisine sivil paşalık rütbesi verilerek 21 Mayıs 1888’de ilk görevi olan Şûrâ-yı Devlet üyeliğine atandı. Şûrâ-yı Devlet’in maliye dairesinde çalıştı. 1895’te amcası Mısır valisi Said Paşa’nın kızı Prenses Emine Tosun ile evlendi (Şeyhun 2010: 55). Bu evlilikten Prens Muhammed Halim (d. 1896) ve Prens Ömer İbrahim Halim (1898-1964) adlarında iki oğlu oldu (Bostan 1992: 1722, 92, 110; Şeyhun, 55).

Prens Mehmed Said Halim, görevindeki başarısından dolayı kısa zamanda Rumeli beylerbeyliği pâyesine yükseltildi (22 Eylül 1900). Böylece sarayın ve padişahın gözde adamı oldu. Ancak onu çekemeyenler, kendi adıyla anılan yalısında zararlı evrak ve silah bulunduğu gerekçesi ile saraya jurnal ettiler. Bu olaydan sonra Şûrâ-yı Devlet’teki göreviyle ilgisini azaltıp Yeniköy’deki yalısına çekilerek bir taraftan kitap okumakla, içtimaî ve tarihî incelemelerle, diğer taraftan da İslâm ve Osmanlı eski eserlerini toplamakla meşgul oldu.

Said Halim Paşa 1903’de Jön Türklerle ilişkisi olduğu ileri sürülerek İstanbul’dan uzaklaştırıldı. İngiliz ve Fransız elçilerinin kendi himayelerinde ülkeyi terk etme tekliflerini reddetti. Kardeşi Abbas Halim Paşa ile birlikte Mısır’a, 1905 kışında da Paris’e giderek Jön Türklerle doğrudan ilişki kurdu. Bunlara maddî ve fikrî yardımda bulundu. 1906’da Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin müfettişliğine getirildi. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra diğer ittihatçılarla birlikte İstanbul’a döndü. Şûrâ-yı Devlet’teki görevi yurt dışına çıkarılmış olmasına rağmen devam etti. 3 Eylül 1908’de Şûrâ-yı Devletçe yapılan tensikatta kadro azlığı sebep gösterilerek görevine son verildi. Aynı yıl yapılan belediye seçimlerinde İttihat ve Terakki listesinden Yeniköy Belediye başkanı seçildi. Ardından İstanbul Belediye Genel Meclisi ikinci başkanlığına atandı (Bostan, 1726).

Said Halim, II. Meşrutiyet’in ilanından “birkaç yıl önce” (muhtemelen 1903’ten önce) kendi yalısında, Filozof Rıza Tevfik’ten ders aldığı ve ders konularının da Türk Edebiyatı ve özellikle “Filozofik ve içtimaî meseleler” hakkındaki tartışmalara münhasır olduğu anlaşılmaktadır (Rıza Tevfik 1993: 44, 386)

14 Aralık 1908’de Sultan II. Abdülhamid tarafından Âyân Meclisi üyeliğine tayin edildi. Aynı günlerde Cemiyeti Tedrisiye-i İslâmiye’nin (Dârüşşafaka) idare meclisi üyeliğine seçildi. Âyân üyeliğinden padişahın müsaadesi ile izinli olarak ayrılarak, bir yılı aşkın süre Paris’te “İslâmcılık” tezi üzerine incelemelerde bulundu (Kutay 1980: 106107).

Said Halim Paşa, Mart 1909’da Türkiye Merkez Bankası yönetim kurulu üyeliğine tayin edildi (Seyhun. 88). Aynı yıl Selanik’te gizli olarak yapılan İttihat ve Terakki Kongresi’ne âyân üyesi olarak katıldı. 1912’de ilk Meclis’in feshedilmesinden hemen sonra kurulan Said Paşa kabinesine Şûrâ-yı Devlet reisi olarak girdi. Trablusgarb Harbi dolayısıyla İtalyan hükümeti ile sulh müzakerelerinde bulunmak üzere hükümet tarafından Lozan’a gönderildi (3 Temmuz 1912). 17 Temmuz’da Said Paşa hükümeti görevden çekildi. Yeni hükümeti kuran Gazi Ahmed Muhtar Paşa görevini yenilemeyince görüşmeleri yarıda keserek yurda dönmek zorunda kaldı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel sekreterliğine seçildi. Babıâlî Baskını’ndan sonra kurulan Mahmud Şevket Paşa kabinesine Şûrâyı Devlet reisi olarak girdi (25 Ocak 1913) ve iki gün sonra da Hariciye Nazırlığına tayin edildi.

Said Halim Paşa 31 Ocak 1913’te kurulan Müdafa’a-i Millîye Cemiyeti’nin kurucularındandır. İhtiyatı Millî adlı bir hayat sigortası şirketinin idare heyeti başkanlığını yaptı. 1913’te Cemiyet’i Tedrisiye-i İslâmiye’nin başkanlığına seçildi. Yerli malının üretimi ve tüketimi amacıyla kurulan İstihlak-ı Millî Cemiyeti’nin üyesi oldu. Mahmud Şevket Paşa 11 Haziran 1913’de öldürülünce Said Halim Paşa’ya vezirlik rütbesi verilerek sadaret kaymakamlığına, ertesi gün de sadrazamlık makamına getirildi, Hariciye Nâzırlığını da üzerine alarak hükümeti kurdu (17 Haziran 1913).

Sadrazamlık Dönemi

Said Halim Paşa kabinesinin ilk icraatı Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayına karışanlar için Divanı Harbi Örfî mahkemesi kurmasıdır. Mahkeme sanıkların bir kısmını idama ve müebbet hapse mahkûm ederken bir kısmına geçici olarak kürek cezası verdi ve sekiz yüz kişiyi bulan diğer sanıkları da Sinop’a sürgün etti. İçlerinde Şerif Paşa, Prens Sabahattin, eski Dâhiliye Nâzırı Reşit (Rey) Bey, Kaymakam Zeki Bey, emekli Jandarma Komutanı Mehmed Bey gibi önemli şahsiyetlerin bulunduğu bir grup sanık gıyaplarında idam cezasına çarptırıldı. Bunun yanında eski sadrazamlardan Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu Damad Salih Paşa, Polis Siyasî Kısım Müdürü Muip Bey, Miralay Fuat, Yüzbaşı Çerkez Kâzım, Teğmen Mehmed Ali, Jandarma Kemal gibi isimlerin bulunduğu bir grup da irade-i seniyye gereğince 24 Haziran 1913’te Bayezid Meydanı’nda idam edildi.

Edirne’nin Geri Alınması

Balkan devletleri (Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ) Rumeli’yi Osmanlı Devleti’nin elinden almak için birbirleriyle çeşitli anlaşmalar yaparak bir ittifak oluşturdular. Balkan İttifakı 17 Ekim 1912 tarihinde Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Üç hafta içinde İşkodra, Yanya ve Edirne dışındaki bütün Rumeli toprakları kaybedildi. Sırp askerleri tarafından desteklenen Bulgar ordusu 27 Mart 1913’te Edirne şehrini işgal etti. 30 Mayıs 1913 günü Büyük Devletlerin zorlaması sonucu Balkan İttifakıyla bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayla Osmanlı Devleti, Ege Adaları dâhil olmak üzere Midye-Enez hattının batısındaki bütün topraklardan feragat ediyordu. Londra Barış Antlaşması ile Edirne’yi ele geçiren Balkan ülkeleri Trakya’nın paylaşımı konusunda ihtilafa düştüler. Zor durumda kalan Bulgarlar birliklerini Edirne’den çekmeye başlaması ile birlikte bundan istifadeyi düşünen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver ve Talat Beyler harekete geçti. Kabinenin diğer üyelerini de ikna çalışmaları neticesinde, İngilizlerin tehditlerini de dinlemeyen Said Halim Paşa hükümeti, Edirne’yi geri almak için 13 Temmuz 1913’te karar aldı. Osmanlı ordusu büyük bir mukavemetle karşılaşmadan 21 Temmuz 1913’te Edirne’yi tekrar Osmanlı topraklarına kattı. İngiltere, Fransa gibi devletler hemen sözlü bir nota vererek Londra Barış Antlaşması’nın şartlarına uyulmasını istediler. Fakat Osmanlı kendisine yöneltilen notaları reddetti. Bunun üzerine büyük devletler tepkisiz kaldılar. Bu durumda Bulgaristan da aracısız Osmanlı ile masaya oturmaya karar verdi. Bulgarlarla 29 Eylül 1913’te İstanbul Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre Edirne, Kırklareli, Dimekota Osmanlı Devleti’ne verildi ve Meriç nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edildi.

Ege Adaları

Trablusgarb harbi sırasında oniki adayı işgal eden İtalya bilahare Uşi (Lozan) Antlaşması ile bu adaları geri vereceğini taahhüt etmişti. Ancak 1912’nin sonbaharında Yunanistan’ın bu adaları teker teker işgal etmeye başlaması üzerine Adalar konusunda son karar büyük devletlere bırakıldı. Bu devletler, aralarında süren uzun görüşmelerden sonra yakında doğacak fırsatlardan yararlanıp Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için 14 Şubat 1914 tarihli nota ile Gökçeada, Bozcaada ve Meis adaları dışındaki bütün adaları Yunanistan’a vermeyi kabul ettiler. Sadrazam ve Hâriciye Nâzırı Said Halim Paşa 16 Şubat 1914’te bu devletlerin notasına cevap vererek Bozcaada, Gökçeada ve Meis adalarının geri verildiğini senet sayarken diğer adalar konusundaki haklı ve meşru isteklerini kabul ettirmek için çaba sarf edeceklerini bildirdi. Bu arada Yunanistan, Makedonya’da yaşayan Türkleri göçe zorlamasıyla iki yüz bine yakın Türk göçmeni Ege kıyılarına yerleşti. Anadolu’nun Ege kıyılarına yerleşen Makedonya Türkleri bu bölgede yaşayan Rumların evlerine yerleşmeye başlamaları üzerine bölgedeki Rumlar da Yunanistan’a göç etmek durumunda kaldı. Said Halim Paşa Hükümeti’nin bu politikası, Müslüman Türk’e yapılan zulümleri büyük devletlerin görmemesine bir misilleme teşkil etmesi bakımından takdire şayandır. Said Halim, adalar meselesini Osmanlı Devleti’nin lehine bir şekilde çözerek çok etkin bir diploması yürüttüğü ortaya çıkmaktadır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenleri Edirne’nin geri alınmasından sonra ordudaki yaşlı subayları emekli edip orduyu ele geçirmeye çalıştılar. Bu konu ile ilgili olarak kendilerine yakın subayların Edirne’nin geri alınmasında gösterdikleri başarıları göstererek bu subayların rütbelerinin yükseltilmesini sağladılar. Bu sayede Cemal Paşa Bahriye Nâzırlığı’na, Çürüksulu Mahmud da Nâfia Nâzırlığı’na ve Enver Paşa da 6 Ocak 1914’de Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiye Reisliği’ne tayin edildi (Bostan, 4143).

Osmanlı Devleti’ni Paylaşma Teşebbüsleri ve Vilayetı Şarkiye

Said Halim Paşa’nın sadrazamlığı dönemi Osmanlı Devleti’nin en güçsüz olduğu döneme rasgelmektedir. Bu nedenle yabancı devletler Osmanlı topraklarını paylaşma hevesiyle birbirleriyle yarışmaktadırlar. İtalya ve Balkan savaşlarından sonra İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya ve İtalya Osmanlı’yı kendi aralarında taksim etme kavgasına tutuştular. Bu kavgada özellikle petrol bulunan bölgeler ilk sırayı almaktaydı. Osmanlı Devleti’ni sıkıştırarak petrol bölgeleri ve demir yolları imtiyazlarını almaya çalışıyorlardı.

Bu amaçlarında da büyük ölçüde başarılı oldular. Bu ülkeler yurdun değişik bölgelerindeki gemi ve demir yolu işletmelerini aldılar. Bu şekilde kendilerine imtiyaz sağlamaya çalıştılar. Kendi aralarında da birtakım antlaşmalar yaparak karşılıklı menfaatlerini koruma altına aldılar. Ancak bu devletler 1913 ve 1914 yıllarının ilk aylarında Osmanlı’yı fiilen paylaşma konusunda hazır değillerdi. Bir kısmı kendi iç meseleleri, bir kısmı da Osmanlı tebaası içinde kendine taraftar (Almanya gibi) bulamamaktan korkuyordu. Bu nedenle de ilk merhalede iktisadî imtiyazlar üzerinde durdular.

3 Mart 1878’de Rusya ile imzalanan Ayestefanos Sulh Antlaşması ile Osmanlı’nın Doğu Anadolu (Van, Bitlis, Erzurum, Mamüretü’l-Aziz, Diyarbekir, Sivas) ve Karadeniz’deki bazı vilayetlerinde (Trabzon vilayeti: Artvin, Rize, Trabzon, Gümüşhane, Giresun, Ordu, Samsun ) Avrupa kontrolü altında ıslahat istenmişti. Bu Osmanlı için ciddi bir sorun teşkil etmekteydi. O dönemden itibaren göreve gelen hükümetler bu soruna karşı bazı tedbirler almaya çalışmışlardı. Ancak bu sorun, içerisinde pek çok ülkenin söz sahibi olduğu çok boyutlu bir meseleydi. Osmanlı hükümetlerinin aldığı pek çok önlem yabancı ülkelerin özellikle de Rusya’nın tepkisi ile karşılaşıyordu. Eylül 1913 ile Şubat 1914 yılları arasında Rus Sefiri Girs ve maslahatgüzarı Gulyeviç ile Sadrazam ve Hâriciye Nâzırı Said Halim Paşa arasında teklif ve mukabil teklifler gidip geldi. Rusya, diğer sefirlerin de tasvibini alarak konuyu artık kendisi yürütüyordu. Sadrazam diğer ülkelerden destek istedikçe, konunun bir an evvel halledilmesi isteği bildiriliyordu.

8 Şubat 1914’te Said Halim Paşa ile Gulyeviç arasında Doğu Vilâyetleri ile ilgili antlaşma imzalandı. Rusya bu antlaşma ile Osmanlı Devleti’nin çember içine alarak Kafkasya’daki Müslümanlarla Türklerin münasebetlerini kesmek istiyor ve İstanbul hakkındaki planlarını tatbik etmek istiyordu. Bu antlaşma gerçekten ağır hükümler içermekteydi. Antlaşmaya göre; Doğu Vilayetleri iki bölgeye ayrılıyor ve başına ecnebi genel müfettişler görevlendiriliyordu. Bunların maaşları da Osmanlı tarafından ödenecekti. Ayrıca buradaki Osmanlı egemenliği neredeyse yok ediliyordu. Bölgelerde her türlü sorumluluğu Osmanlı bu müfettişlere bırakıyordu. Bu bölgeler için belirlenen müfettişler ile 25 Mayıs 1914’te kontratlar imzalandı ancak atandıkları bölgelere gidemeden Osmanlı’nın I. Cihan Harbi’ne girmesi nedeniyle müfettişlerle yapılan sözleşmeler feshedildi.

Birinci Dünya Savaşı Sırasında Said Halim Paşa Hükümeti

Said Halim Paşa’nın sadrazamlık yılları dünyanın çalkalandığı yıllara denk gelmektedir. I. Cihan Harbi’nin başladığı ve en sıcak saatlerinin yaşandığı yıllarda Osmanlı Devleti’nin Sadrazamı ve Harâciye Nâzırı pozisyonunda olan Said Halim Paşa’nın üzerinde son derece ağır bir sorumluluk bulunuyordu.

Dört yıl süren ( 1914 1918 ) I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki hükümetleri olarak değerlendirilen başta Said Halim Paşa ile Talat Paşa hükümetleri ve İttihat ve Terakki’nin artçı kabinesi olarak değerlendirilen İzzet Paşa Hükümeti görev yaptı.

17 Haziran 1913’te kurulan Said Halim Paşa hükümetinde zaman içinde bazı değişiklikler yapıldı. Savaş başlamadan önce Said Halim Paşa, kabinenin hem Sadrazamı ve hem de Hariciye Nâzırı idi. Kabinede Talat Bey Dâhiliye Nâzırı, Enver Paşa Harbiye Nâzırı, Cemal Paşa Bahriye Nâzırı, Çürüksulu Mahmud Paşa Nafia Nâzırı, Cavid Bey Maliye Nâzırı, Hayri Efendi Şeyhülislam, Oskan Efendi Posta ve Telgraf Nâzırı, Süleyman Bustani Ziraat ve Ticaret Nâzırı, İbrahim Bey Adliye Nâzırı ve vekâleten Şurayı Devlet Reisi, Şükrü Bey de Maarif Nâzırı olarak görev yapıyordu.

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı patlak vermeden önce dönemin büyük devletleri ile ittifak yapmak için birçok teşebbüste bulundu. 1913 yılı sonlarında Almanya ile ittifak teşebbüsüne geçildi, ancak Almanya buna yanaşmadı. İngilizlerle ilk ittifak denemesi İtalya Savaşı’nın olduğu ve Rusların boğazlardan savaş gemilerini geçirmek istedikleri bir sırada yapıldı. İkinci ittifak denemesi ise Rusların Doğu Anadolu vilayetlerinin ıslahı teşebbüsünü kendi lehlerine çevirmek için baskıda bulundukları döneme rastlar. Osmanlı Devleti, İngiltere ile giriştiği bu ittifak girişimlerinden olumlu bir sonuç alamadı. Ayrıca Fransa ve Rusya ile ittifak girişimlerine girilmişse de bunlardan da sonuç alınamadığı bilinen bir husustur.

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Ferdinand ve eşi, Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Hükümeti, Osmanlı Devleti’ni üçlü ittifaka çekmek üzere çalışmaya başladı. Almanya, Osmanlı Devleti’nin 1913’teki teklifini gündeme getirerek 22 Temmuz 1914’te ittifak teklifinde bulundu. Almanya’nın ittifak teklifi Said Halim Paşa, Enver Paşa, Talat Bey ve Halil Bey kabul ettiler. Bu teklifini kabul etmelerinin sebebi Rus korkusudur. Almanya’nın o dönemde Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü bozacak veya devleti zayıflatacak bir politikası söz konusu değildi. Almanya’nın Osmanlı Devletini bir müstemleke gibi eline geçirmesi mümkün bulunmamaktaydı. Almanya, Osmanlı Devletini bir irtibat pazarı olarak görmekteydi. Osmanlı Devleti güçlü oldukça ve ayakta durdukça bu menfaatleri devam edecekti.

2 Ağustos 1914’te Almanya ile Osmanlı Devleti arasında İttifak Antlaşması, Sadrazam Said Halim Paşa ve Almanya Büyükelçisi Wangerheim tarafından imzalandı. Sadrazam’ın Yeniköy’deki yalısında imzalanan antlaşma tecavüzi ve taarruzî bir ittifak olmayıp, tedafüi yani Rus saldırısına karşı korunmak için akdedilen bir savunma anlaşmasıdır.

12 Ağustos 1914 gecesi Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Said Halim Paşa’nın yalısında toplanan Enver Paşa, Talat Bey, Cavit Bey ve Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey’den mürekkep bir kısım vekiller, büyük devletler arasındaki siyasî gerginliği göz önüne alarak genel seferberlik kararı aldılar. 2 Ağustos 1914’te de padişahın onayı alınarak genel seferberlik ilân edildi ve aynı gün hükümet Meclis-i Mebusan’ı süresiz kapattığını ve borçlarını tecil ettiğini ilân etti. Said Halim Paşa Hükümeti, Almanya ile yapılan ittifaktan sonra diğer devletlerle de ittifak teşebbüslerinde bulundu. İlk antlaşma Bulgaristan’la yapıldı.

Said Halim Paşa onayıyla Enver Paşa 5 Ağustos’ta Rusya ile ittifak teklifinde bulunur. 10 Ağustos 1914’te Göben ve Breslav adlı Alman savaş gemilerinin Osmanlı sularına girmeleri üzerine Said Halim Paşa Hükümeti gemilerin satın alındığını ve Osmanlı Devleti’nin tarafsız olduğunu ilân eder. 17 Ağustos’ta İngiltere, Fransa ve Rusya büyükelçileri sadrazamı ziyaret ederek, eğer Osmanlı Hükümeti savaşın sonuna kadar tarafsız kalırsa, bunun karşılığında toprak bütünlüğünü taahhüt edeceklerini söylerler. Said Halim Paşa, İtilaf Devletleri’nin bu teşebbüsü üzerine Maliye Nâzırı Cavid Bey’i bu devletlerin büyükelçileri ile görüşmeye memur eder. Aynı zamanda Cemal Paşa da İtilaf Devletleri’nin büyükelçileri ile temasa geçer. Osmanlı Hükümeti, devletin toprak bütünlüğünü, kapitülasyonların ilgası, Yunanlıların işgal ettiği adaların iadesi ve Mısır meselesinin hâllini ister. Bunların karşılığında da tarafsızlığını muhafaza edecekti. Ancak bu görüşmelerden kesin ve olumlu bir sonuç alınamadı.

5 Eylül 1914 tarihinde Bakanlar Kurulu toplantısında Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Said Halim Paşa’nın teklifi ile bütün kapitülasyonların kaldırılmasına karar verildi ve 1 Ekim 1914 tarihinden itibaren bütün kapitülasyonların kaldırıldığı ilgili devletlere resmen bildirildi.

Almanya, Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmak için çeşitli tertipler düzenledi. Nitekim Karadeniz olayı bunlardan biridir. Osmanlı Donanması’nın birinci komutanı Amiral Souchon’a Enver Paşa tarafından 25 Ekim 1914’te Karadeniz’e çıkıp Rus filosuna saldırma emri verdiği ileri sürülmektedir ki, Halil Bey ( Menteşe ) bu iddiayı ileri sürenlerin iddialarını ispatlayamadıklarını ve hatta Enver Paşa’nın böyle bir emir vermediğini kendisine söylediğini belirtmektedir (Menteşe 1986: 208).

Amiral Souchon komutasındaki Osmanlı Donanması 27 Ekim akşamı Karadeniz’e açıldı. 29 Ekim 1914’te sabah karanlığında Sivastopol ve Novorossisk ve 30 Ekim’de de Ödese limanları bombardıman edildi. 29 Ekim akşamı olaydan haberdar olan Said Halim Paşa, Babıâli’de bazı Hükümet üyeleri ile bir toplantı yaptı. Kendisinden habersiz işler yapıldığını ve kesinlikle harbe taraftar olmadığını, eğer kendisinin fikrine iştirak edilmiyorsa hemen hükümetten çekilmeye hazır olduğunu belirtti. Bunun üzerine Enver Paşa yeminle olaydan haberdar olmadığını söyledi. 30 Ekim günü Said Halim Paşa istifa etti. Aynı gün kabine üyelerinin tamamına yakını Paşa’nın yalısına giderek istifadan vazgeçmesini istediler. “Hadiseyi tamir etmek ve alâkadarlara tarziye vermek şartı ile” istifasını geri alabileceğini söyledi. Bu teklifi kabul edilince istifasını geri aldı.

Said Halim Paşa ilk kabine toplantısında üçlü İtilaf Devletleri ile sulhun korunması kararlaştırıldı. Rusya Büyükelçisi’ne bir nota verilerek Karadeniz Olayı’nın sulh yolu ile çözülmesi istendi. Ancak Rusya bu notaya olumlu cevap vermedi. 31 Ekim’de Rus Büyükelçisi, 1 Kasım’da da İngiliz ve Fransız büyükelçileri İstanbul’dan ayrıldılar. İtilaf Devletleri’nin büyükelçileri gittikten sonra 2 Kasım’da yapılan ilk Bakanlar Kurulu toplantısında Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Said Halim Paşa, Karadeniz Olayı’nı ve sulh teşebbüslerini, buna karşılık İtilaf Devletleri’nin olumsuz tutumlarını anlatır. Artık Osmanlı Hükümeti kendisini Rusya, İngiltere ve Fransa Hükümetleri ile harp halinde saymak durumunda olduğunu ve durumun yazı ile padişaha bildirilmesi lüzumunu açıklar. Bunun üzerine Posta ve Telgraf Nâzırı Oskan Efendi, Ziraat ve Ticaret Nâzırı Süleyman Bustani sulh taraflısı olduklarını söyleyerek istifa ettiler. Nafıa Nâzırı Çürüksulu Mahmud Paşa ise hükümetteki arkadaşlarının önemli konularda dahi kendisine bilgi vermediklerini ileri sürerek istifa etti. Cavid Bey toplantıya gelmedi ve istifa edeceğini Talat Bey’e bildirildi. 6 Kasım 1914’te yayınlanan iradei seniyye ile istifa eden nazırların istifaları kabul edildi ve boş nezaretlere şu isimler atandı: Maliye Nezareti’ne vekâleten Maarif Nâzırı Şükrü Bey, Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne ve Nafıa Nezaret vekilliğine İstanbul Mebusu Ahmed Nesimi Bey getirildi. 8 Kasım 1914’te Bursa Valisi Abbas Halim Paşa’ya vekâleten yürütülen Nafıa Nezareti görevi verildi. 

2 Kasım 1914’te Rusya, 5 Kasım’da da İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler. Buna karşılık Osmanlı Devleti de 11 Kasım’da yayınlanan irade-i seniye ile bu devletlere cihat ilân eder. 23 Kasım 1914’te irade-i seniyye ile Cihat Fetvası yayınlanır. Cihat Fetvası Türkçe, Arapça, Farsça, Tatarca ve Urduca olarak neşredilir. Cihat Fetvası’ndan başka 29 kişilik Meclis-i Ali-i İlmi tarafından hazırlanıp imzalanan Cihadı Ekber hakkında uzun bir beyanname beş dilde yayınlanır. Bu fetva ve beyannameden milyonlarca nüsha bastırılarak Müslümanların yaşadıkları bölgelere dağıtılır. Bunların dışında Mısırlı âlim Abdülaziz Çavış da Cihat Fetvası’nı destekleyen Arapça bir beyannamesi ile Necef’deki Şii Uleması’nın Farsça olarak yazdığı fetva da dikkate değer.

Osmanlı Devleti beş cephede muharebeye katıldı. Kafkasya, Kanal ve Filistin cephelerinde başarılı olunamamıştır. Buna karşılık Çanakkale savaşlarında üstün başarılar gösterildi. Yine Irak cephesinde, Kutü’l-Amara’da başarılar elde edildi.

Ermeniler’in başka yerlere nakledilip iskân edilmeleri Said Halim Paşa Hükümeti tarafından gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasıyla birlikte, Ermeniler bağlı bulundukları birlikten kaçmaya, orduyu arkadan vurmaya ve İtilaf Devletleri hesabına casusluk yapmaya ve Müslüman halkı katletmeye başladılar. Hükümet, Ermeni komite üyelerine ve Ermeni milletvekillerine bu hareketlerden vazgeçmedikleri takdirde şiddetli tedbirlere başvurulacağını ihtar etti ise de bu ihtarlara aldıran olmadı. Hatta Ermeniler şiddet ve kanlı eylemlerini daha da artırdılar. Bunun üzerine Dâhiliye Nâzırı Talat Bey, 24 Nisan 1915’te Ermeni Komite merkezlerinin kapatılması, evrakına el konulması ve komite ileri gelenlerinin tutuklanmasını isteyen bir tamim yayınladı.

Osmanlı Devleti ölüm kalım mücadelesi içinde iken Ermenilerin bu hainane davranışlarının göz ardı edilmesi mümkün değildi. Hükümet’in emirlerine, memleket savunmasına ve asayişin korunması için alınan tedbirlere karşı gelenlerle, casusluk yapanların tek tek veya toplu olarak yine Osmanlı Devleti sınırları dâhilinde bulunan daha güvenli bölgelere nakledilmesi için Dâhiliye Nâzırı Talat Bey imzası ile 26 Mayıs 1915’te bir tezkere sadarete gönderildi. Bunun üzerine 30 Mayıs 1915 tarihinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında bu tezkere ele alınarak kabul edildi. Ayrıca nüfus naklinin hangi bölgelerden yapılacağı ve nakledilenlerin nerelere iskân edileceği karara bağlandı ve alınan kararın yürürlüğe girmesi için 31 Mayıs 1915 tarihinde Dâhiliye, Harbiye ve Maliye nezaretlerine tebliğ edildi.

Said Halim Paşa, 24 Ekim 1915’te Talat Bey’in hükümet içinde nüfuzunu güçlendirmek için yaptığı baskı sonucunda Hariciye Nazırlığı’ndan istifa etti. Boşalan nezarete Meclis-i Mebusan reisi Halil Bey getirildi. 24 Nisan 1916’da Adliye Nâzırı İbrahim Bey Şurayı Devlet Reisliğine getirildi. Adliye Nezareti görevi vekâleten Hariciye Nâzırı Halil Bey’e tevdi edildi. Bunun üzerine Şeyhülislam Hayri Efendi istifa ederek bu makama 8 Mayıs 1916’da Musa Kâzım Efendi atandı. Meşihata bağlı olan Vakıflar İdaresi, Evkaf Nezareti olarak teşkilatlandırılarak bu nezarete Şurayı Devlet Reisi İbrahim Bey nasb edildi.

Osmanlı Devleti harbe girdikten sonra 4.Ordu Kumandanlığı’nı deruhte etmek üzere 21 Kasım 1914’te Cemal Paşa Suriye’ye hareket etti. Bahriye Nezareti görevini vekâleten yürütmek üzere Harbiye Nâzırı Enver Paşa’ya verildi.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa 15 Temmuz 1915’te Osmanlı Ordusu’nun büyük bir bölümünün Çanakkale bölgesinde olmasının verdiği güvenle İngiltere’ye askerî işbirliği teklif etti. 11 Ocak 1916’da Tebük’ten Mekke’ye kadar uzanan Hicaz bölgesinde muhtar idaresinin kabul edilmesini ve emirliğin büyük evlâdına geçmek şartı ile ömrünün sonuna kadar kendisine verilmesini isteyen bir telgrafı Harbiye Nâzırı Enver Paşa’ya gönderdi. 6 Haziran 1916’da Şerif Hüseyin’in oğulları Şerif Ali ve Şerif Faysal yönetiminde Kanal Seferi için Medine’ye gelen Bedevi Ordusu, Medine karakollarına saldırarak fiilen isyan etti.

2 Temmuz 1916’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa görevinden azledilerek yerine Meclisi Ayan üyesi Şerif Ali Haydar Bey tayin edildi. Bunun üzerine Şerif Hüseyin 29 Ekim 1916’da kendisini Arap Meliki ilân etti.

1916 yılında Said Halim Paşa Hükümeti’ni düşürmek üzere Yakup Cemil bir suikast teşebbüsünde bulundu. Bu teşebbüs öğrenilince Yakup Cemil 11 Eylül 1916’da tutuklanıp idam edildi.

Said Halim Paşa, İttihat ve Terakki’nin 1913 ve 1916’da yapılan kongrelerinde bu teşkilatın genel başkanlığına seçildi. Ancak aynı teşkilatın başkan vekili ve kendi kabinesinin Dâhiliye Nâzırı olan Talat Bey’le aralarında ciddi huzursuzluklar baş gösterdi. Özellikle Talat Paşa ile Said Halim Paşa’nın arası son Hâriciye Nâzırlığı meselesi yüzünden açıldı. Talat Bey hükümet içindeki nüfuzunu arttırarak sadrazam olmak istiyordu. Talat Bey, sadrazamın kapitülasyonlar kalkmış olmasına rağmen bu konu ile ilgili gelen yazılara cevap verdiğini ve kendisine tevdi edilen yazıları okumamasından şikâyet ediyordu. Said Halim Paşa da kabinenin başkanı olmasına rağmen umumî işlerden haberdar edilmemekten rahatsızlık duyuyordu. Nitekim kadın efendilere tahsis olunacak maaş hakkındaki kanun kendisine danışılmadan hazırlandı. Bu olayla son noktasına gelen gerilim Sadrazam Said Halim Paşa’nın sağlık durumunu gerekçe göstererek görevinden 3 Şubat 1917 tarihinde istifa etmesiyle son buldu. Padişah V. Mehmed Reşâd 4 Şubat 1917’de Talat Bey’e vezirlik rütbesi vererek sadrazamlık makamına atadı. Said Halim Paşa’nın sadaret müddeti 3 sene, 7 ay ve 21 gün sürdü.

Said Halim Paşa, sadrazamlığı döneminde özellikle Edirne’nin geri alınmasında ve Adalar meselesinde büyük hassasiyet gösterdi. Edirne’nin geri alınması ile ilgili çalışmalarından dolayı padişah tarafından kendisine murassa’ imtiyaz nişanı verilerek taltif edildi. Ayrıca Alman imparatoru kendisine Aigle Noire, Avusturya – Macaristan imparatoru da Saint Etienne nişanını verdi.

Said Halim Paşa’nın sadaret döneminin yarısından fazlası I. Dünya Savaşı devresinde geçer. Hükümetin Türkiye’yi sebepsiz ve vakitsiz savaşa soktuğu ileri sürülürse de Paşa bu isnatları kabul etmez. Nitekim “Türkiye’nin Harb-i Umumi’ye İştirakindeki Sebepler” başlığı ile Sebilürreşad dergisinde ölümünden sonra bir bölümünün yayınlandığı hatıralarında şu hususları gündeme getirmektedir: Sevr Muahedenamesi ile yağma ve talan edilen “Türk mevcudiyeti Millîyesinin silaha sarılarak müdafa’a edilmesi mecburiyeti kat’isinden şüphe edilemiyorsa” 1914’te de büyük harbe Türkiye’yi iştirak ettiren sebeplerin meşruluğundan şüphe edilemeyeceğini belirtmektedir. Paşa, Rusya’nın ve diğer İtilaf Devletleri’nin Türkiye için besledikleri menfi niyetlerin yeni olmadığını, özellikle Osmanlı Devleti’nin harbe girdikten sonra doğmadığına dikkat çekmektedir. Onların Osmanlı Devleti’ni dağıtma, parçalama ve Türk’ü tarih sahnesinden silme siyasetlerinin Cihan Harbini doğuran sebeplerin en önemlisi olduğu gibi, “bugün devam edilen muharebenin-İstiklal Harbi’nin de sebebidirler”.

Said Halim Paşa, eğer Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda ve Türk Milleti’nin İstiklal Harbi’nde üzerine düşen ağır vazifeyi yapmaktan kaçınsaydı, kendi izmihlaline bizzat kendisi iştirak etmiş olacağını söylemektedir.  

Yine Paşa; “Eğer Türk Milleti bugün İstiklâl Harbi’ndehâlâ mücadele edebiliyor ve Cenabı Hakk’ın inayeti muazzez ve mübeccel evlâtlarının havarıkı fedakariyesi ile kendisine hür ve mümin bir ati temin edebiliyorsa bu sırf 1914’de kendisine terettüp eden vazifei ulviyeyi idrak ederek mücadele edeceği kuvvetlerin büyüklüğü önünde bir ictinab ve tereddüt…” göstermeden mücadele etmesinden kaynaklandığını ifade etmektedir. 

Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti’nin vakitsiz harbe girmesi meselesi üzerinde de durmaktadır. O, Osmanlı Devleti’nin vakitsiz harbe girdiğini kabul etmekle beraber, bunun “harbi umumide takib etmiş olduğu istikametin yanlışlığını” göstermediğini, ancak bu konuda “takip ettiği siyasetin… layıkıyla tatbik edilemediğini gösterir” demektedir. Yine “Türkiye’nin” Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmasının mümkün olmadığını çünkü devletin istiklâl ve istikbalini temin edemeyeceği hakikatini anladığını ve tehlikenin büyüklüğünü hissettiği için harbe girdiğini ifade etmektedir. Devlet’in tarafsız kalması hâlinde alçakça bir ölümü tercih etmek durumunda kalacağını yazmaktadır.

Said Halim Paşa, sadrazamlıktan ayrıldıktan sonra ayan üyeliği görevine devam etti. İttihat ve Terakki Partisi’nin 1917 yılı kongresinde merkezi umumi üyeliğine seçilerek bu parti ile olan bağlarını koparmadı. Yalısına çekilerek Osmanlı toplumunun meselelerine çare bulmak için eserler yazmaya devam etti.

Mondros Mütarekesi’nden sonra, Enver, Talat, Cemal Paşa ve ileri gelen bazı İttihat ve Terakki Partisi mensupları yurt dışına çıktı. Sultan Vahdettin, Said Halim Paşa ve kardeşi Abbas Halim Paşa’nında yurt dışına çıkmalarını önerdi, ancak onlar bu öneriyi reddetti. İleri gelen ittihatçıların yurt dışına çıkması üzerine İttihat ve Terakkinin dağılmak üzere olduğunu gören Said Halim Paşa, Muhafazakâran Fırkasını kurmaya hazırlandıysa da bu teşebbüsü gerçekleşemedi. Paşa, 4 Kasım 1918’ de savaş ve “Ermeni Kırımı” sorumlusu olarak Dîvân-ı Âlî (Yüce Divan)’ye verildi. 10 Mart 1919’da tevkif edildi ve Dîvân-ı Harb-ı Örfî’de yargılandı. 28 Mayıs 1919’da İngilizler tarafından önce Mondros’a, bilâhare oradan da Malta’ya sürüldü. Malta’da Polverista esir kampında tutuklu bulunan Said Halim Paşa ve 144 arkadaşı savaş sorumlusu ve “Ermeni Kırımı” ile ilgili olarak müttefik mahkemelerinde yargılanmak istenmişse de böyle bir suçu işlediklerine dair bir delil bulunamadığından 29 Nisan 1921’de Malta’da serbest bırakıldılar. Paşa, Malta’da tutuklu iken, İngilizler Yeniköy’deki yalısını işgal ederek, yalıdaki bütün değerli eşyaları yağmaladılar. Said Halim, İstanbul’a dönmek istediyse de Tevfik Paşa hükümeti tarafından dönmesi mahzurlu görüldüğünden bu isteği kabul edilmedi. İngiliz işgali altındaki Mısır’a da gidemediğinden Roma’da bir konak kiralayarak oraya yerleşti. 5 Aralık 1921’de kiraladığı konağın önünde 57 yaşında iken Arşavir Şıracıyan adlı bir Ermeni komitacı tarafından alnından vurularak şehit edildi. Naaşı İstanbul’a getirilerek 29 Ocak 1922’de Sultan II. Mahmut Türbesi bahçesindeki babasının mezarının yanına gömüldü (Bostan 1992: 26105)

Bkz. TYB Vakfı Akademi Dergisi; Yıl:1   Sayı: 3  Eylül 2011 Said Halim Paşa(Özel Sayısı) sh. 11-21

                                                                                                  M. Hanefi Bostan 

                                                                                        M.Ü. Fen Edebiyat Fakültesi

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Sadrazam Said Halim Paşa
(5 Ocak 2018, Cuma) Mehmed Said Halim P...
Normallik
Normal; kurala, alışılmışa uygun, d...
Ebu Yusuf'un1 Harunurreşid’e Tavsiyeleri2
Bismillâhirrahmânirrahim, Allah, Emir...
Ülke - Bölge - Dünya
(15 Aralık 2017, Cuma) İslam dünya...
Dostum Gazali
                          ...
Aşkın Üç Hâli
                          ...

Kimler Sitede

Şu anda 22 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 454
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2090325
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >