Normallik PDF Yazdır e-Posta

Normal; kurala, alışılmışa uygun, doğal, tabii, ölçülebilir olma gibi anlamlara gelir. Normallik kavramını da bu hâllerle hâllenme diye anlamamız mümkün.

Önce kişilerin, toplumların, insanlığın, devletlerin işleyiş kurallarını bilmemiz icab eder. Bunları tanımadan, bilmeden bir ilerleme, gelişme sağlamak imkânsızdır. 

Fertlerin normalliği en alt mertebedir ve de en mühim olanıdır. Bütün cemiyet neticede fertlerin bir araya gelmesiyle meydana gelir. İkinci mertebede aile gelir. Aile; cemiyet olabilmenin ilk adımıdır, aile içi ilişkiler normalleşirse cemiyet de normalleşir, anormal ailelerden normal bir cemiyet doğmaz.

Cemiyet, topluluk, cemaat, yani insanın kümeleşmesi, devletin temelidir, nasıl fert olmadan aile, aile olmadan cemiyet olmuyorsa aynen bunlar gibi cemiyet olmadan da devlet olmaz. Cemiyet, ne kadar kuvvetli ise devlet de o denli kuvvetlidir. Dış şartların elverişliliği bir dereceye kadar etkindir devlette. Bir devletin yer altı ve yer üstü zenginliği devlete belli bir olumluluk katar, lakin eğer temeli kendi vatandaşı olan topluluğa dayanmıyorsa, böyle bir devletin gücü, belki de varlığı daima sallantıdadır demektir. 

Fert, aile, toplum, devlet normal ise işleyiş normal olur. Bunlardan birindeki anormallik aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya sirayet eder. Bu bakımdan fert, aile, toplum ve devlet arasında düzgün bir iletişim ve işleyiş tesis edilmelidir, aralarındaki ilişki iç içe girmiş halka haline getirilmelidir. Birbirinden kopuk hale gelirlerse, aralarındaki bağlar koparsa, birbiriyle çelişir duruma gelirlerse normalleşme biter. 

….

Her bir ferdin, ailenin, toplumun, devletin, ümmetin normal bir gelişim süreci vardır. Gelişim sürecinde göstermeleri gereken davranışlar vardır. 

Çocuklar yaşlarına uygun davranır öyle büyürlerse hayat boyu normal insan olarak yaşarlar. Bazı farklılıklar her zaman olabilir, genelin dışında normalin üstünde veya altında gelişim sağlayan çocuklar ya ileri zekalı dahi olurlar veya biraz özürlü olurlar. Bu bedensel de olabilir zihinsel de. İleri zekalılar kimi zaman çığır açar ileriye atılımda bulunurlar kimi zaman da bunalımlar üreterek topluma insanlığa zarar verirler.

Toplumun gelişimi de belli bir kural dahilinde olursa, sürprizler olmaz. Tarihi bir seyir izler ve pişe pişe olgunlaşırsa, neyin ne olduğu belli ve aşikâr olur, böylesi toplumlar, topluluklar oturmuş toplumlardır.

Bu tür toplumların acelesi yoktur, yeri ve zamanı gelmeyen işlere kalkışmazlar. Vaktinden önce ötmezler, iyi gözlemcidirler, dünyada ve kendi ülkelerinde olup bitenleri takip ederler. Tarihi tecrübeleriyle ne zaman ve nasıl hareket edeceklerini bilirler.

İlgisiz gibi görünseler de aslında her şeyle çok yakından ilgilidirler. 

Atılım yapmak için uygun zamanı beklerler, sadece kendi güçlerine güvenerek hareket etmenin nasıl sonuç doğuracağını da bilirler. Bir iş yapmak istediklerinde, kendi güçlerinin o işi yapabilirliğini ince ince hesap ederler, bununla yetinmezler o işi yapmak isteyen veya yapmakta olan başka güçleri de hesaba katarlar. Kimi zaman güçleri yettiği halde, ortamı uygun bulmadıkları için yapmak istediklerini ertelerler. 

Aceleci, tecrübesiz ve geç kalmış toplumlar, bunları korkak ve basiretsiz sanırlar. İmkan ellerinde iken niye hâlâ bekliyorlar diye bakarlar ve öyle davranmaları gerektiğine inanırlar. 

Bütün şartlar uygun hale gelince, yapılmak istenen işin kâr ve zararını da hesaba katarak sakin ve rahat bir şeklide harekete geçerler, bir bakarsınız ki, kısa zamanda çok verimli bir iş başarmış olurlar. 

Bu hal; kişi, aile ve devlet için de geçerlidir. Bu bir gelenektir. Kişi aile içinde bu geleneği kazanır, aile toplum içinde bu geleneği kazanır, toplum tarih içinde bu geleneği kazanır. Devlet de hem kendi tarihi serüveni içinde, hem de insanlık tarihinin geçmiş tecrübesi içinde bu geleneği kazanır. 

Gelişimini normal şartlarda, yani belli bir zaman diliminde tamamlamamış kişiler, toplumlar, devletler…

Geç kalmışlığın aceleciliğiyle hızlı hareket edip aradaki mesafeyi kapatmak isterler. Böyle olunca tüm şartları değerlendiremezler, sadece kendi güçlerine güvenerek hareket ederler. Bir bakıma güçlerini de abartırlar. Hareket etmeye başlayınca o iş ile alakalı daha güçlü kişilerle, toplumlarla, devletlerle karşılaşınca paniklerler. 

Bu durumda olan şahıslar, ya çok sivri şeyler yaparak ispat-ı vücut etmek isterler veya dış dünyaya kendini kapatarak kendine ait ve kendisinin yaptığı işin bir numarası olacak bir dar ortam oluşturmaya çalışırlar. Kısa zamanda bu dar ortamı bulabilirler ama zaman geçtikçe sahip olduğu güç onu toplumun huzuruna çıkaracak düzeyde olmadığı ortaya çıkar. Bu sefer kendisinin dışındaki insanları suçlamaya başlar. Kavramların yerlerini değiştirir, kavramlara kendince anlamlar verir ve kendine ait bir düşünce(!) oluşturur, bu düşüncesini kabul ettirmek için normal yolları denemez, kişisel gayret ve koşuşturma ile kendini topluma kabul ettirme yolunu seçer…

Eğer bu halde olan toplum ise, kendini yenileme geliştirme, yerine; başka toplumlara hizmet etme onların açığını kapatma, onların yardımına koşma ile bu açığı kapatmaya çalışırlar. Kendinden daha ileri düzeyde olan toplumlara değil kendinden daha dûn olan toplumlarla iş tutma yolunu seçerler. 

Böylesi toplumlar, daha çok geçmişleriyle övünmeyi severler. 

Eğer bir cemaate mensup iseler o cemaatten çıkmış büyük bir insana sığınırlar, onun yaptıklarını anlatarak veya taklit ederek hayatiyetlerini sürdürürler. Eğer bir partiye mensup iseler, geçmişte o partide yetişmiş birini bayraklaştırarak idame-i hayat ederler. Mesela, Saadet Partisi’nin Erbakan’a sarılması, BBP’nin Muhsin Yazıcıoğlu’nu daima öne sürmesi ve onun mücadelesinin gölgesinde siyaset yapmaları. İhvan-ı Müslim’inin Hasan el-Benna’yı bayraklaştırarak dünyada yer edinmek istemeleri ve siyaset yapmaları. Saydığım zevatın üçünü de çok severim fikirlerine ve mücadelelerine değer veririm zaman zaman onların yaptıklarını taklit etmekten de çekinmem. Demek istediğim bugün kim iş yapıyorsa kendisi yapıyordur ve kendi gücü ile geçmiş tecrübeleri birleştirerek yol alması lazım, aslolan elan iş yapmakta olan kişi, toplum/ topluluk ve devlettir. 

Türkiye devleti de geçmiş ile bugünü bir arada değerlendirerek siyaset yapması elzemdir. Osmanlı Devleti tarih olmuştur, Fatih Sultan Mehmet ölmüştür, onun siyasetini anlamak ondan ders çıkarmak elbette gerekli ve lüzumludur. Hamasetle devlet siyaseti yürütülmez, lakin geçmiş devlet tecrübesinden de yararlanmadan, onların dünya siyasetini anlamadan da siyaset yürütülmez. Bugünkü devlet kendisi olarak gücünü, devlet geleneğini ve dünya siyasi ortamı hesaba katarak bir yol izlemelidir.

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Davet Kime Yapılır?
(14 Aralık 2018, Cuma) Davetçi ...
Öğrenmenin Anahtar(lar)ı
(23 Kasım 2018, Cuma) İlim tahsil etm...
Davet-Hizmette Öncülük
(16 Kasım 2018, Cuma) Her bir fikrin, ...
Ne Olmadığını Söylemek
(9 Kasım 2018, Cuma) Ne olmadığını...
AKP Değerlendirmesi
İlgilenen ve merak edenler için ...
Ziya Gökalp'e Dair
(26 Ekim 2018, Cuma) Birlik Gazetesinde...
Cemal Kaşıkçı Vesilesiyle
(12 Ekim 2018, Cuma) Suudi vatandaşı ...

Kimler Sitede

Şu anda 70 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 489
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2575344
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >