Aşkın Üç Hâli PDF Yazdır e-Posta

                                                                                                           (1 Aralık 2017, Cuma)

Aşk; bir kişiyi diğerine bağlayan güçlü ruhsal ve bedensel duygu; sevgi ilişkisi;  aşırı düşkünlük, tutku, şiddetli istek, ölesiye bağlanma, kişi veya şeye karşı duyulan kuvvetli sevgi ve bağlılık…

Bir de aşkbaz var; aşık olmadığı halde öyle görünen, öyle davranan.

Genelde aşk deyince erkek ve kadın arasındaki sevgi, sevda muaşaka anlaşılır.

Bir ideal uğranda bağlanma anlamında kullanılan aşk tabirleri vardır. İdeale ölesiye bağlanmak, varlığını idealine bağlamak, ona raptetmek, onsuz yaşayamamak.

Allah ile kul arasındaki aşk tabirleri ise daha farklıdır. Allah sevgisi, Allah muhabbeti, Allah’a bağlanma.

Aşkın üç haline; [beşeri aşk -dava, vazife, ideal aşkı- Allah aşkı] dikkat çekmek niyetindeyim. Bunlar birbirinden farklıdır ve her bir aşk çeşidinin kendine has özellikleri vardır. Bunları birbirinden ayıramaz isek hatlar karışır, kişisel isteklerle Allah aşkı birbiri yerine bile geçebilir. Cay-ı dikkat burada elzemdir.

Beşeri aşk: İki cins arasındaki aşk; normal insanî yönünü yok sayarak birine bağlanma hastalık derecesine yükselirse işte o zaman anormallikler başlar. Böylelerin aşk hali bazen kara sevdaya dönüşür, orada aşık kendinden geçer, hem kendine hem karşı cinse zarar da verebilir. Zaten böylelerin aklı başında değildir, kendilerinden geçmişler, acaba ne yaparsam sevgilimin gönlünü edebilirim diye çırpınır dururlar.

Sevgilisinin her hareketinden, her tavrından, her sözünden ayrı ayrı manalar çıkarmaya çalışırlar. Sözü, tavrı bağlamından kopararak yeni anlamlar yüklerler.

Sevgiliye yaklaşayım, yakınlaşayım derken büsbütün uzaklaşma ihtimali de doğabilir. Yaklaşmaya çalıştıkça uzaklaşır, sonunda gönlüne de hakim olamaz deli divaneye dönüşür. Gerçeği görme yerine gerçeği saptırma esastır. Bunlar için  “Aşkın gözü kördür” tabiri kullanılır.

 

Sonunda ayıkanlar pişman olurlar lakin iş işten geçmiş olur, bu sefer nedamet başlar, böylelerini bir şarkı sözü şöyle tarif eder;

“Al aşkını ver gönlümü”

Garip aşığın gönlü harap olmuş, kendine gelmeye başlamış ama ne çare verdiklerini geri alamaz durumda, çünkü gönlü yaralanmış, bir tarafı işlemez durumda.  

Bazıları da aşk kitabını açmaktan korkarlar, eğer onu açarlarsa içindekiler saçılır ve kendi halini, perişanlığını görür. Gel gör ki kahramanımız buna dayanamaz, bir deyişte bu hâl şöyle tarif edilir:

Ben derdimi söyleyemem

Dilim yaralı yaralı

Bülbülüm ama ötemem

Gülüm yaralı yaralı

Dünya aşığa dar gelmeye başlamış, dağlarına kar yağmış, lal u ebkem kesilmiş, nutku tutulmuş, dut yemiş bülbüle dönmüş.  O kadar aciz ki; kendisinde bulunan hünerleri dahi unutmuş. Sarhoş bir vaziyette.

Derdini de açamaz, buna takat getiremez;

Aşk kitabını açamam

Akı karadan seçemem

Kanadım yok ki uçamam

Kolum yaralı yaralı

Aşk kitabı açılırsa, aşkının ne olduğu anlaşılmaya başlanırsa, aklının karışıklığı ve karasızlığı da açığa çıkar, aşık bunu istemez onun için o kitabın daima kapalı kalmasını ister. Aşkın halleri ortaya serilirse söyleyeceği bir sözü, dayanacağı bir dayanağı, yaslanacağı bir duvarı kalmadığı da faş olur. Yaralı haliyle yaşamaya devam eder.

Bütün bu negatiflikler vardır diye aşık olmaktan kaçmak, kurtulmak da mümkün değil, öyle ise insan gibi insan ilişkileri bağlamında bir aşk mümkündür, olmalıdır da, çünkü aşk insanı uyandırır. Kendine gelmesini sağlar, yeni bir safha da açabilir insana. Hayattan kopma noktasına geleni hayata da bağlayabilir.

Beşeri aşk ile ideal aşk arasındaki farkları birbirinden ayırmak lazımdır.

İdeale, davaya aşık olmak da bir tutkudur. Bu tutku vazife şinaslıkla ilgilidir. İdeale, davaya bağlı vazifenin de ne olduğu sorulamaz. Halbuki vazifeye teslim olan vazife aşığı; vazifenin şekli ve hangi merci tarafından verildiğine bakamaz. Ona da körü körüne bağlanır, sonucu ne olur düşünmez. Daha doğrusu bu konuda düşünmeyi, vazifeyi engelleyen bir unsur olarak görür.

Necip Fazıl’ın

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,

Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!

Mısralarında dediği gibi başını bir gayeye (davaya) satan kahraman olarak kendini görür. Kendini öyle gören aşık; etiyle, kemiğiyle gayenin emrinde olur, sorgu sual dönemi artık kapanmıştır.

Vazife ve dava aşkıyla alakalı Ziya Gökalp’in şiiri;

Vazife

O gönlüme arştan inen bir sestir

Milletimin vicdanına makestir

Ben askerim, o üstümde kumandan

Baş eğerim her emrine sormadan.

Gözlerimi kaparım

Vazifemi yaparım.

Hikmetini sormam, ince elemem

Âmirimdir, ona karşı gelemem

Haklılığına eylemişim kanaat

Benden ona kayıtsız, şartsız itâat

Gözlerimi kaparım

Vazifemi yaparım.

Benim hakkım, menfaatim, arzum yok

Vazifem var, başka şeye lüzum yok

Aklım gönlüm, düşünmezler duyarlar

Ondan gelen emirlere uyarlar

Gözlerimi kaparım

Vazifemi yaparım.

….

Ziya Gökalp, şiirinde davasına önce kutsiyet atfediyor. Gökten gelen ilahi dava, milletin ruhuna, kalbine yerleşmiştir, millet ile ilahi kudret birleşmiş ve kutsallaşmıştır. Bu kutsal davada bir nefer olmak yetiyor, asker olan millete asker gibi kayıtsız şartsız bağlılık kalıyor. Hikmetini sormak, bu niye böyledir demek abes sayılıyor, çünkü haklılığına kanaat getirmiştir şair.

Hak, menfaat, kişisel çıkar veya can derdi burada konuşulamaz, hesaba katılamaz. Dava ilahidir ve bağlanarak itaat etmekten gayrısı yoktur, olamaz. Burada artık düşünme faslı bitmiştir duygu faslı başlamıştır, heyecan ve kahramanlık öne çıkmıştır. Düşünme, tefekkür etme devri kapanmıştır, işbaşındayız ve düşünmek davaya zarar verir, sadece ve sadece vazife vardır ve onu nasıl en iyi ifa edebilirim fikri hâkimdir. Onun için şairimiz nakarat halinde;

Gözlerimi kaparım

Vazifemi yaparım.

Der. Görüldüğü gibi, vazife nedir? Doğru mudur yanlış mıdır, vazifeyi veren mercii hakikatin yanında mıdır değil midir? Bunlar sorulmaz. Daha doğrusu bunlar sorulmuş ve hakikatleri ortaya çıkmıştır. Artık iş; emre itaat etmeye kalmıştır. Tam bir teslimiyet.   

Allah aşkı: Burada karşılık beklenmez, tabirler de ona göre kullanılır. Allah’ın rızasına uygun hareket etmek, emirlerini sorgulamadan bağlanmak, yap dediğini yapmak, yapma dediklerini de yapmamak. Allah’ı gereği gibi anlamak ve kınayıcıların kınamasından çekinmeden, ayıplayıcılıktan korkmadan O’na bağlanmak… İradesini Allah’ın iradesine sımsıkı perçinlemek.

Biz buna Allah sevgisi dersek daha yerinde olur. Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ı gereği gibi tanımak, O’nun Esmaü’l-Hüsna'sını anlamak ve gereğince amel etmektir. Allah’ı sevmenin yolu Peygamberine uymaktan geçer. İstediğim şekilde ve istediğim gibi Allah hakkında hareket edemeyiz. Allah, kendisine nasıl ibadet edilir, O’na nasıl sevgi beslenilir bize bildirmiştir.

“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Al-i İmran 31)

Biz Allah’ı seversek O, bizden razı olur bizi cennetine koyar.

“Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 8)

Hadis-i şerifte de şöyle ferman buyuruldu:

“Kim benim dostuma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulum kendisine emer ettiğim farzlardan bence daha sevimli bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilaveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşmaya devam eder, sonunda onu severim. Kulumu sevince de (adeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa onu korurum.”(Buhârî, Rikak, 38)

Allah aşkı, ne beşeri aşk gibidir ne de bir ideale bağlanma sevdasına benzer. O kendine hastır ve Allah ile kul arasındaki ilişki, bağ üzere yürür. Buradan kalkarak Allah ile kendini bir tutma veya Allah’ta yok olarak bekaya ulaşma gibi düşünceler, insan olma sınırını aşar.

Bizler Allah’ın kulları abdullahız. Yerimizi ve mevkiimizi bilmeliyiz.

İkinci sırada olan dava aşkı da Allah’a bağlanmakla aynı değildir. Çünkü onda da beşeri taraf vardır, mahza ilahi değildir. Kulun yaptığı bir ameldir ve kul olma, insan olma zaaflarını beraberinde taşır.

İdeali, dava ödevini nas yerine koyarsak yanlışlarımızı fark edemeyiz. Yanlışı fark edebilmek yanlış yapılabilir bir alanda olduğunu kabul etmekten geçer. Dava yolu Allah yoludur lakin Allah ile aynı değildir. Bunu tefrik edemeyenler kendilerini kaptırıp beşeri aşk ile ilahi aşkı aynı kabul edip fenafillaha ulaşıp beka billah mertebesine çıktığına inanan meczuplardan farksızdırlar.

İnsanı, insanca sevmek, aşıklık geleneği olmalı, davaya bağlanmak, dava şuuru ile hareket ederken insanî taraflarımızı hesaba katmak durumundayız. Hem beşeri aşıklıkta hem dava aşkında kendimizi fazla kaptırmamalıyız. Dava aşkına kapıldığını sananlar davaya da zarar verebilirler. Dava aşkı tedbiri elden bırakma noktasına gelmemelidir. Esbaba sarılarak yürütülen dava daha gerçekçi ve kalıcı olur.

Allah aşkı, sevgisi ise O’nun Kitabı'na ve sahih sünnete sarılmak ve onların çizdiği çizginin sınırlarını aşmamakla mümkündür.  

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Ülke - Bölge - Dünya
(15 Aralık 2017, Cuma) İslam dünya...
Dostum Gazali
                          ...
Aşkın Üç Hâli
                          ...
Devlet Vatandaşının Akıl Güvenliğini Sağlamalı
                          ...
Akıl Sağlığı
                          ...
Akıl Güvenliği
                          ...

Kimler Sitede

Şu anda 36 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 450
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2031546
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >