Mehmet Âkif Ersoy’un Balıkesir Zağanos Paşa Cami’ndeki Vaazı' PDF Yazdır e-Posta

                                                                                                         (24 Kasım 2017, Cuma)

 6 Şubat 1336 (1920), Cuma günü2

بسم الله الرحمن الرحيم

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٠٣﴾

“Hepiniz birden Allah’ın bağına sımsıkı sarılınız. Sakın aranıza ayrılık, gayrılık girmesine meydan bırakmayınız. Allah’ın hakkınızdaki nimetini düşününüz. Hani sizler, birbirinize düşmandınız. Cenab-ı Hak kalplerinizi birleştirdi de O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani sizler bir zaman ateş çukurunun ta kenarına kadar gelmiştiniz de Cenab-ı Hak sizi oradan kurtarmıştı!” (Al-i İmran,103)

TEFSİR

Ey Müslüman!

Cihan altüst olurken seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda!

Hayat elbette hakkın... Lâkin, ettir haykırıp ihkâk;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar; dava-yı istihkak.

Bu milyarlarca davadan ki inler dağlar, enginler;

Oturmuş ağlayan âvâre bir mazlumu kim dinler?

Emeklerken sabi tavriyle topraklarda sen hâlâ;

Beşer doğrulmuş etmiş, bir de baktın cevvi istilâ!

Yanar dağlar uçurmuş gezdirir beyninde dünyanın;

Cehennemler batırmış yüzdürür kalbinde deryanın;

Deşer âfâkı, bir şeyler sezer esrâr-ı kudretten;

Eşer âmâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;

Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;

O, heyhat, istiyor hâkim kesilmek bu’d-u mutlaka!

Tabiat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,

Ne kahır saltanat sürmektedir, gel bir bak da hayran ol!

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

Yek-âhenk olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:

Bugün ferdî mesainin nedir mahsulü? Hep hüsran;

Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!

Cihan artık değişmiş, infiradın var mı imkânı,

Göçüp mamurelerden boylasan, hatta, beyâbânı?...

Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hazır: devr-i cemiyet.

Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyet.

“Şu vahdet tarûmar olsun” deyip saldırma İslâm’a;

Uzaklaşsan da imandan, cemaatten uzaklaşma!

İşit, bir hükm-ü kat’î var ki istinafa yok meydan:

“Cemaatten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah’tan.”

Nedir iman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,

Perişan eylemek zaten perişan olmuş âhâdı?

Nasıl yekpâre milletler var etrafında bir seyr et?

Nasıl tevhid-i âhenk eyliyorlar, bak da al ibret.!

Gebermek istiyorsan başka! lâkin korkarım, yandın;

Ya sen mahkûm iken, sağlık, ölüm hakkın mıdır sandın?

Zimamın hangi ellerdeyse, artık onlarınsın sen;

Behimî bir tahammül, varlığından hisse istersen!

Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki âdettir;

Ölüm dünyada mahkûmîne en son bir saadettir.

Desen bin kere “insanım!” kanan kim?, hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın.

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün aheng-i sa’y ister;

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.

Evet, biz Müslümanlar cihan çalışırken, didinirken, uğraşırken, namütenahi terakkiler, namütenahi inkılaplar geçirirken, uzaktan seyirci sıfatıyla baktık. Bilhassa şu son senelerde, başımıza birçok felâketler yağdı. El’an çilemizi doldurmadık. Sebebi? Hep seyirci kalmamız, din işlerinde olduğu gibi, dünya işlerine karşı da bigâne durmamızdır.

Hayat, herkesin hakkıdır. Evet, Allah’ın bütün yarattıkları, hayat hakkına maliktir. O halde Allah’ın diğer mahlûkları arasında biz de yaşamakta haklıyız. Lâkin bilirsiniz ki haklı olmak başka, haklı çıkmak yine başkadır! Herhangi hak olursa olsun ihkak olunmadıkça (hak olarak yaşatılmadıkça) sahibine hiç bir menfaat temin etmez. Bugün hangi milletin mahkeme-i adaletine koşsanız, elinizde kuvvetiniz varsa, derdinizi duyurabilirsiniz. Yok, böyle yapmaz da ağlarsanız; onun insanlık hissine, medeniyet hissine ilticaya kalkışırsanız, hüsrandan başka bir netice elde edemezsiniz. İstihkak davasını yükseltebilir misin, herhangi mahkemeye?

-Yaşamak hakkımdır, bu hakkı benden kimse alamaz!...

Diye haykırıp dururken senin, benim gibi bir miskin, bir köşede ağlamış, inlemiş, merhamet dilenmiş … hiç tesiri olmaz, hatta duyulmaz. Çocuk yürümezden evvel bilirsiniz ki emekler. Biz Müslümanlar da tıpkı henüz doğrulamayan, yürüyemeyen sabiler gibi yerlerde emekler dururken, bir de gözümüzü açtık, gördük ki; etrafımızdaki milletler göklerde uçuyorlar. Gelip çöldeki masumların tepesine ateşler yağdırıyorlar. Biz Bandırma’dan İstanbul’a kadar adam akıllı vapur işletemezken, herifler, Bahr-i muhitin altından geçiyorlar. New-York’tan dalıyorlar, Hamburg’dan çıkıyorlar ki; aradaki mesafe bizim vapurların ayağıyla bir aylık yoldur. Berlin’den uçuyorlar, Trabzon’a konuyorlar. Biz ise hâlâ yeryüzünde yürümeyi temin edemedik. Tabiat bin çelik bâzûya sahipken insanın bir cılız kolu nasıl kâinata hâkim oluyor? Nasıl bu kadar tabiî kuvvetleri hükmü altına alıyor? Hayır, yanlışın var. Bu kadar işleri gören bir kol değil, binlerce, milyonlarca koldur. Bunların hepsi bir araya gelmiş, teşrik-i mesai etmişler, geceli gündüzlü çalışıyorlar, uğraşıyorlar. Çünkü anlamışlar ki, birleşmeseler kendilerini her taraftan kuşatan tehlikelere karşı duramayacaklar. Demek birleşmekte zaruret var. Bu ıztırar(zorlama, mecburiyet) olmasaydı, birleşmeleri de mümkün olmazdı.

İşte biz şimdi derdimizin başını bulduk. Başkaları zarureti görünce birleşmişler, biz ise o zarureti görmediğimiz için bu birliği vücuda getirememişiz yahut gördüğümüz halde birliği temin etmek cihetine yanaşmamışız. Bugünkü hayatın, maişetin, bugünkü ihtiyaçların aldığı tarz itibarı ile bir insan tek başına bir iş göremiyor. Bütün işler, şirketler, cemiyetler, milletler tarafından meydana getiriliyor. Ne fabrikalar, ne demir yolları, ne vapurlar, ne limanlar, ne hastahaneler, ne camiler, ne mektepler, ne ticaretler, ne de din ve vatanı müdafaa edecek toplar, tüfekler, cephaneler … elhasıl hiç bir şey ferdin sayı ile, yani tek başına çalışmakla kabil olamıyor. Bugün hayat öyle bir şekil almış ki, tek başına çalışan bir adamın alnından damlayan terler, tıpkı gözyaşı gibi dökülüp gidiyor, hiç bir fayda temin etmiyor. Ne zaman bir yere gelmiş binlerce alın birden terlerse işte o vakit bu sayın yeryüzünde bir eseri, bir izi görülebilir.  

Mademki tek başına sarf olunan mesainin kıymeti yoktur, biz de aramızda vahdeti temin ederek topluca çalışmaya koyulmalıyız. Cemaatsiz yaşamaya, cemaatten ayrılmaya gelmez, cemaat-i İslâmiye’nin kesafet peyda etmesi için çalışmalıyız. Ufak sebeplerle birbirine küsmemeli. Biliyorsunuz ki yabancılar, asırlardan beri tefrika tohumlarını aramıza serptiler. Bir hayli de mahsul aldılar. Biz gözümüzü açsaydık bugün altında inim inim inlediğimiz şu felâketleri elbette görmeyecektik. Her ne ise geçmişe esefin faydası yoktur. Maziden yalnız ibret alınır. Eğer Müslümanlar yaşamak istiyorlarsa, cemaat arasında nifaka, şikaka, dargınlığa, küskünlüğe, ayrılığa, gayrılığa meydan açabilecek en ufak sözlerden, en ehemmiyetsiz görünen hareketlerden bile çekinmelidirler. Yok, yaşamak istemezlerse ona diyecek yok. Ancak bu hâl ile insan gibi yaşamak elde olmadığı gibi yaşamamak ta elde değildir. Çünkü biz maazallah hakk-ı hayatımızı kaybettiğimiz gün mahkûmiyet felâketine düşeriz ki, bizi tahakkümleri altına alanların nazarında hayvandan farkımız kalmaz. Hayvan gibi bizi kendi hesaplarına işletirler, sırtımızdan menfaatlerini temin ederler. Dünyanın yedi iklim dört köşesinden sürü sürü, ordu ordu getirilmiş, renk renk mahkûm milletlerin ne halde bulunduklarını gözümüzle gördük. Maazallah sonra biz de onlar gibi oluruz. Biz sığırlarımızı, beygirlerimizi nasıl kullanıyorsak onlar da bizi öylece kullanırlar.

Acaba biz Müslümanlar niçin bu hale düştük? Bunun illetini ben şöyle görüyorum: Doğduğumuz günden itibaren babalarımız, analarımız, hocalarımız, siyasilerimiz, ediblerimiz, şairlerimiz, muharrirlerimiz bize istikbal için ümid verecek bir şey söylemediler. Ben çocukluğumdan beri:

- Biz yaşamayız. Avrupalılar terakki eylemiş. Siz çok fena günler göreceksiniz! …

Nakaratından başka bir şey işitmedim.

- Çocuklar, siz geceli gündüzlü çalışınız ki bu memleket kurtulsun…

Diye bizleri saye, mücahedeye sevk edecekleri yerde, rast gelen adam ruhlarımıza, kalplerimize yeis mayası aşıladı. Garbın terakkilerinden bahsederlerken diyeceklerdi ki:

-Evlâtlar, görüyorsunuz ya, Avrupalılarla bizim aramızda çok mesafe var. Bu mesafeyi telâfi edecek surette çalışınız. Yoksa daha geride kalır, mahvolursunuz. Sakın azminize fütur getirmeyiniz! …

Evet, böyle diyeceklerdi. Lâkin demediler. Bilâkis yüz binlerce halk bu devletin batacağına kail idi. Bir taraftan, Avrupalıların terakkileri gözlerimizi kamaştırdı. Diğer taraftan muhitimizin bu gibi makûs telkinleri sinirlerimizi uyuşturdu. Onun için ileri gidemedik. Hâlâ o yeis, ruhlarımızda hükümrandır. Hiç biz Kitabullah’ı düşünmedik. O Kitabullah ki, birçok âyat-i celilesiyle ümmet-i İslâmiyeyi yeisden, azimsizlikten sakınmağa davet ediyor.

Estaizubillâh “يَا بَنِيَّ اذْهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلاَ تَيْأَسُواْ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ)” yani. “Oğullarım, gidiniz, Yusuf’la kardeşini araştırınız, sakın Allah’ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira şunu iyi biliniz ki kâfirlerden başkası Allah’ın inayetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 87)

Demek ki bir Müslüman için Allah’ın inayetinden, merhametinden ümidi kesmek küfürdür.

Sonra sure-i Hicirde “قَالَ وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِ إِلاَّ الضَّآلُّونَ ﴿٥٦﴾” buyuruluyor. Bu âyet-i kerime Hazret-i İbrahim’in lisanından varid olmuştur. “Melekler: “Allah sana halim, selim, hayırlı bir oğul ihsan edecektir.” dediler. O da “ben artık doksan yaşına geldim. Bundan sonra çocuğum olur mu?” deyince “Bizim sana verdiğimiz müjde haktır, doğrudur. Sakın bu saadetin husul bulacağından ümidini kesme. Allah’ın inayetinden yeise düşme” dediler. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim: Hâşâ, Cenab-ı Hakkın inayetinden, kereminden ancak dalâle düşenler ümidi kesebilir, yeise düşebilir.” buyurdular. (Hicr, 51-56)3

Erbab-ı iman için yeise düşmek imkânı yoktur. Elhasıl nazar-ı İslâm’da Allah’tan ümidi kesmek haramdır. Haram da değil, küfürdür, şirktir. Mevla’nın merhametine bel bağlayarak emrettiği yolu tutmamak tabii caiz olmaz, Allah’ın inayetini temenni için, elbette o inayete velev cüz’i olsun istihkak lâzım. Allah’ın feyzi boldur. Şu var ki o feyze istidad şarttır.

Kitabullah’da “وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ ﴿٦٩﴾” buyuruluyor. Evet bu âyet-i kerime sarahaten gösteriyor ki “Allah yolunda, hak yolunda mücahede edenler için tevfik, hidayet mev’uddur, muhakkaktır.”(Ankebut, 69)4 O halde daha ne istiyoruz? Niçin bu feyze, bu inayete kabiliyet gösterebilmek için çalışmıyoruz?

Bu dünyada hiç bir şeye güvenilmez. Ne servete, ne sıhhate, ne akla, ne ilme, ne ahlâka, elhasıl hiç bir şeye dayanılmaz. Bakarsınız; milyonlarca servet mahvolur, en metin sıhhatler bir an içinde devrilir, en temiz huylar değişir, kirlenir. Hülâsa maddî, manevî, ruhanî, cismanî, ne varsa hiç biri için beka tasavvur edilmez. En sağlam yapılı hükümetler çöker. Dünyaya meydan okuyan saltanatlar, bakarsınız, yıkılır gider. Dünyaları huzurunda titreten kudretler bir varmış bir yokmuş sırasına girer. Güvenecek, dayanacak bir şey vardır ki; o da ancak Allah’ın merhameti, Allah’ın inayetidir. Allah’ın emirlerine inkıyad (bağlanma, boyun eğme) etmeli, O’nun yapmayınız dediği şeylerden sakınmalı. Cemaat-i İslâmiye el ele vermeli, çalışmalı. Evet, vahdet lâzımdır: dünya için de, ahiret için de.

İslâm bundan bin üçyüz şu kadar sene evvel dünyanın en ücra bir köşesinde karanlıklar arasından bir kandil gibi parladı. Pek az zaman içinde o kandil büyüdü, bedir oldu. Daha büyüdü, güneş oldu. Nuru bütün âlemi kapladı. Yirmibeş sene zarfında yirmibeş bin senelik bir tealiye(yüceliğe) mazhar oldu. Bu mazhariyetin sırrı Ashab-ı Kiram (rıdvanullah aleyhim ecmain) hazeratının elbirliğiyle çalışmaları idi. İslâm’dan evvel aralarında senelerce, hatta asırlarca süren birçok kanlı muharebeleri intaç eden, ne kadar kabile gürültüleri, aşiret kavgaları varsa hepsini unuttular. 

Bilirsiniz ki, Ashab-ı Kiram iki kısımdır: Ensar, Muhacirin. Bu isimler, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilmişti... “Ensar” esasen Medine’de bulunanlardır. “Muhacirin” evvelce Mekkeli olup da müşriklerin eza ve cefasından dolayı aleyisselatü vesselam Efendimizin arkasından Medine’ye hicret edenlerdir. Bu Ensar’ın Muhacirlere karşı yaptıkları fedakârlıkların tarih-i âlemde hiç bir misli görülmemiştir. Ensar-ı kiram (Evs) ile (Hazrec) kabilesine mensuptur. Bu iki kabile esasen amca çocuklarıdır. Lâkin mürur-u zaman ile Evsîlik-Hazrecîlik meselesi bu iki kabileyi birbirine düşman yaptı. Değil akvam-ı iptidaiye, en terakki etmiş milletler de bile, asabiyet gürültüleri en müthiş muhasamata sebebiyet verir. İşte bunların beyinlerindeki muharebe yüz seneden fazla devam etti. Hatta hicretten bir sene evvel de ayni harp tazelenmişti. Bunlar şeref-i İslâm ile müşerref olunca İslâm onları barıştırdı. Kardeş oldular. Peygamber aleyisselâma destek oldular. İslâm’ı neşr için feda-yı can etmeye başladılar.

Ashab-ı kiramın giydikleri libaslar neresinden eskirdi, bilir misiniz? Omuzlarından. Çünkü daima cemaatle kıldıkları namazda saflar âdeta sabun kalıpları gibi idi. O ayrı ayrı vücutlar yekpâre birer duvar kesilirdi. Aralarından su sızmaz, hava geçmezdi. Görüyorsunuz ya, aleyhissalâtü vesselâm Efendimizin safları düzeltmeye atf buyurdukları ehemmiyet neden dolayı imiş. Hep cemaati arasındaki birliği sağlamlamak!

Fakat Müslümanların bu hali o zaman Medine’de bulunan Yahudilerin hiç hoşuna gitmiyordu. Hatta günün birinde şöyle bir vak’a oldu: İhtiyar Yahudi’nin biri baktı ki Ensar-ı kiramdan bir kaç genç (Evs ve Hazreçli gençler) bir arada oturmuşlar, tasavvur edilemeyecek bir samimiyetle konuşuyorlar, musahebe ediyorlar. Herif bunu görünce İslâm’ın âtisinden kendi hesabına ürktü, içi gıcıklandı.

-Ne olacak bu, dedi; biraz daha böyle giderse bize ekmek kalmayacak...

Bunun üzerine bir delikanlı Yahudi buldu.

-Git, şunlara Evs ile Hazrec arasındaki vukuatı hatırlat, geç!

Dedi. O da gitti. Her iki tarafa ait şairlerin vaktiyle olup biten maceraları musavvir olmak üzre söylemiş oldukları şiirleri okudu. Bunun üzerine gençlik saikasıyla her iki tarafın kabadayılık damarları galeyana geldi. Her biri kendi kabilesinin kahramanlığını sayıp dökmeye başladı. İş alevlendi. Hatta biri:

-İsterseniz o geçmiş vak’aları tazeleyebiliriz.

Sözünü ortaya attı. Bunun üzerine ötekiler:

- Hay hay! Sizden ne korkumuz var?

Dediler. Hepsi ayaklandılar. Silâhlarını alıp Medine haricindeki taşlık bir vadiye çıktılar. Muharebe başlamak üzere iken vakadan haberdar olan alehissalâtü vesselam Efendimiz hemen oraya koştular. Hazret-i Peygamberi görünce her iki taraf durdu. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, yüksekçe bir yere çıkarak:

-Ey Müslümanlar!   Allah’tan korkunuz, Allah’tan korkunuz! Aklınızı başınıza alınız, daha ben sağ iken, henüz aranızda bulunurken cahiliyet davaları ile mi ayaklanıyorsunuz? Bu hareketlerinizin akıbeti nereye varacağını düşünmüyor musunuz?...

Mealinde gayet müessir, gayet beliğ ve muhtasar bir hutbe irad buyurdular. Bunun üzerine her iki tarafın aklı başına geldi. Yaptıklarından nadim olarak ağlaşa ağlaşa sarmaşıp barıştılar.

İşte bu vak’ayı müteakip şu âyet-i celile nazil oldu ki:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ ﴿١٠٠﴾” (Al-i İmran,100)5 Bu âyetlerin meal-i kerimi şöyledir:

“Ey Müslümanlar, kendilerine sizden evvel kitap gönderilenlerden bir kısmına uyacak olursanız siz şeref-i iman ile müşerref olmuşken onlar sizi yeniden küfre sokarlar. Ya siz henüz aranızda Cenab-ı Hakkın âyat-i celilesi okunup dururken, Allah’ın Peygamberi içinizde yaşıyorken, nasıl bu suretle küfür yolunu tutarsanız? Kim Allah’ın gönderdiği rabıtaya sımsıkı sarılacak olursa doğru yolu bulmuş olur. Ey Müslümanlar, Allah’tan nasıl korkmak icab ederse öylece korkunuz! Ve ancak Müslüman olarak Müslümanlıkta can veriniz. Sonra, hepiniz birden habl-i ilahiye sımsıkı sarılınız. Sakın aranıza ayrılık gayrılık girmesine meydan bırakmayınız. Allah’ın hakkınızdaki nimetini düşününüz. Hani sizler birbirinize düşman idiniz; Cenab-ı Hak kalplerinizi feyz-i İslâm ile birleştirdi de O’nun saye-i nimetinde kardeş oldunuz. Hani sizler bir zaman ateş çukurunun ta kenarına kadar gelmiştiniz de Cenab-ı Hak sizi oradan kurtarmıştı. İşte, belki tarik-i hidayeti bulursunuz, diye, Cenab-ı Hak âyet-i celilesini böyle sarih olarak size tebliğ buyuruyor.”6

İşte bin üçyüz bu kadar sene evvel nazil olan bu âyat-i celilelerin hükmü kıyamete kadar bakidir. Sebeb-i nüzulü olan vak’a maalesef tekerrür edip duruyor. Binaenaleyh Müslümanlar, aralarında ayrılığı gayrılığı mucib olacak en ufak hadiselerden, dargınlığı intaç edecek en hafif hareketlerden, sözlerden kat’iyen çekinmelidir. Fırkacılık, komitacılık... Bunlar artık susmalı. Elbirliğiyle bugün vatanı müdafaa etmeli. Asla meyus olmamalı. Emin olmalıyız ki canla başla çalışarak, aradaki tefrika sebeplerini kaldıracak olursak vatanı kurtarırız. İnşallah bundan sonra âlem-i İslâm hakkındaki tecelli-yi celâl, cemale inkılap edecektir. Önümüzde hamdolsun birçok beşaretler var. Bugün bütün Müslümanlar uyandı. Gerek dünyayı, gerek kendilerinin dünyadaki mevkilerini artık anlamaya başladı. Sonra gözleri büsbütün açıldı. Müslümanlar kendi başlarını kurtarmaya, kendi hakk-ı hayatlarını ihkak etmeye çalışmazlarsa kıyamete kadar zillet içinde, meskenet içinde kalacaklarını anladılar. Ona göre çalışmaya başladılar. Başkalarından merhamet, adalet dilenmenin, mürüvvet, insaniyet beklemenin pek beyhude olduğunu bilfiil gördüler. Asırlardan beri dalmış oldukları uykudan artık silkiniyorlar. İnşallah bu intibah devam edecek, bütün cihan-ı İslam’a yayılacak, yakın zamanda bir gün gelecek ki İslâm asırlardan beri kaybettiği şevketini, kudretini, azametini yine istirdad edecektir (geri alacaktır). Bütün aleyhimizdeki cereyanlar biraz değişmiş, eskisinden biraz daha iyileşmiş görünüyorsa, emin olunuz ki bu inkilâp hep vatanı müdafaa yolunda masruf olan bu mücahedelerinizle âlem-i İslâm’ın lehimizdeki galeyanları, tezahürleri sayesindedir.

Ey cemaat-i Müslimin! Memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücahedatınazda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafaa-i din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve âğyar nazarında tamamıyla anlaşılmalıdır. Fırkacılık, menfaatçılık, komitacılık gibi hislerden külliyen müberra (temizlenmiş) olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamıyla kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir. Hususî emeller, hususî içtihatlar, yine hususî olarak sahiplerinin kafasında, kalbinde kalmalıdır. Çünkü gaye birdir. Efrad tarafından o müşterek gayeye karşı gösterilecek ufacık bir inhiraf son derece muhtaç olduğumuz vahdeti temelinden sarsmaya kâfidir. Onun için bundan son derecede sakınmalıdır.

Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir feriza-i diniye vardır ki; onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiç bir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harim-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu namerd taarruza karşı koymak kadın, erkek, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar... her fert için farz-ı ayn olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes varını yoğunu sarf ile mükelleftir. Osmanlı saltanatını i’la (yüceltmek, yükseltmek) için “Karesi”nin, bu kahraman İslâm muhitinin vaktiyle ne büyük fedakârlıklar gösterdiği herkesin malûmudur. Rumeli’yi baştanbaşa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispat etmelisiniz. Anadolu’yu müdafaa hususunda diğer vilâyetlere ön ayak olmak şerefini siz ihraz ettiniz. Sayınız meşkürdür (övülmüştür). İnşallah bu şan u şeref kıyamete kadar artar gider. İnşallah vatanımızın haysiyeti, istiklâli, saadeti, refahı, ümranı dünyalar durdukça masun ve mahfuz kalır.

Dipnotlar:

[1] “O gün bütün memleket halkı, Zağanos Paşa Camiine koşmuştu, cami kalabalığı alamamış, dışarlara hasırlar serilmişti... Üstadın mevizesi galeyanlı ruhları bir o kadar cuşe getirmişti...”

2 www.etarih.com/tarih/EROL_KOMUR/Mehmed_Akifin_Balikesir_Vaazi.pd

3 “Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver.Hani misafirler İbrahim’in yanına girmiş ve “Selâm” demişlerdi. O da, “Gerçekten biz sizden korkuyoruz” demişti.Onlar, “Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz” dediler.İbrahim, “Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?” dedi.“Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma” dediler.Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?”(Hicr, 51-56)

4 Ve Bizim uğrumuzda (nefsleri ile ve Allah’ın düşmanları ile) cihad edenleri, mutlaka Bizim yollarımıza (Sırat-ı Mustakîmler’e) hidayet ederiz (ulaştırırız). Ve muhakkak ki Allah, mutlaka muhsinlerle beraberdir.

5 Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.

6 Al-i İmran 100- 103

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Ülke - Bölge - Dünya
(15 Aralık 2017, Cuma) İslam dünya...
Dostum Gazali
                          ...
Aşkın Üç Hâli
                          ...
Devlet Vatandaşının Akıl Güvenliğini Sağlamalı
                          ...
Akıl Sağlığı
                          ...
Akıl Güvenliği
                          ...

Kimler Sitede

Şu anda 95 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 450
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2031617
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >