Demokrasinin İslâm’la İmtihanı PDF Yazdır e-Posta

Mursi, asırlık diktatörlüğe son vermek ve ülkeyi normalleştirmek istiyordu, onun için tedrici bir şekilde bu dönüşümü uygulamak istedi. Belki de Müslüman Kardeşler’in genel gidişatını da biraz hırpalayarak bunu sağlamak istedi. Hasan el-Benna ve bilhassa Şehid Seyyid Kutub’un çizgisini bugünün şartlarına uyarlayarak yeni bir yol denedi, buna demokratikleşme de denilebilir. Şunu da söylemekte yarar var; Mısır’daki hukukî yapı Türkiye’deki kat’ı laiklik ve Kemalizm saplantısı gibi değerlere bağlılığı yoktur, biraz daha esnek ve İslâm’la daha az çatışıyor.

Mısır ve Suriye’de gelişmekte olan olaylar, dünyanın üzerine oturmakta olduğu temel değer yargılarını zir ü zeber ediyor.

Dünyanın kurtuluşunu “demokrasiler” de gören anlayış inkıtaa uğramak üzere. Çatırdıyor demokratik söylemler, demokratik özgürlükler, halkın iradesi, halkın iktidarı.  Semavi dinlerin insanı köleleştirdiği tezi çöküyor.

Mısır’da, Müslüman Kardeşler Teşkilatı parti kurarak demokratik hakkını kullanmak istedi, seçime gidildi, sandıktan çıktı ve ülke idaresini ele geçirmeye çalıştı. Dikkatli davrandı bütün kesimleri işin içine katmak istedi, bakanlarını ona göre seçti.

Bir sene bile tahammül edemediler seçilen meşru cumhurbaşkanı Mursi’ye, derin güçler devreye girdi, demokrasinin yok olmasını da göze alarak.

Selefi Suud, darbeci Suriye, Siyonist İsrail, özgürlükler hamisi(!) ABD,  insanlığın ortak değerlerin beşiği, fikir ve düşünce(!) dünyasının ana merkezi AB, sosyalist dünyanın gözdesi Rusya, -dolaylı da olsa- yirminci yüzyılın İslâm devlet tecrübesini deneyen İran, Çin vb. dünya bir araya gelerek Mursi’yi alaşağı etmek için General Sisi’yi devreye soktular ve kan döktürerek halkı susturmaya çalışıyorlar.

 

Sayılan mihrakların Türkiye ayakları ve temsilcileri de benzer tavırlar takınıyorlar. Kimisi destekler gibi yaparak alttan altta vuruyor. Kimisi açıkça saldırıyor, Mursi’nin demokrasiyle ilgisinin olmadığını söylüyor.

Mursi, asırlık diktatörlüğe son vermek ve ülkeyi normalleştirmek istiyordu, onun için tedrici bir şekilde bu dönüşümü uygulamak istedi. Belki de Müslüman Kardeşler’in genel gidişatını da biraz hırpalayarak bunu sağlamak istedi. Hasan el-Benna ve bilhassa Şehid Seyyid Kutub’un çizgisini bugünün şartlarına uyarlayarak yeni bir yol denedi, buna demokratikleşme de denilebilir. Şunu da söylemekte yarar var; Mısır’daki hukukî yapı Türkiye’deki kat’ı laiklik ve Kemalizm saplantısı gibi değerlere bağlılığı yoktur, biraz daha esnek ve İslâm’la daha az çatışıyor.

Sisi’nin darbeyi açıklarken sunmak istediği tablo ibret vericiydi. El-Ezher Şeyhi, Suud destekli selefi Nur Partisi lideri, Nobel ödüllü muhterem Baradey, Kıptı lider. Harika tablo, Mısır halkı bu tezgahı yutacak sandılar. Asırlık Müslüman Kardeşlerin mensupları bu hileyi ve tezgahı hemen anladılar, tecrübeli ve eğitilmiş kadrosuyla karşı atağa geçtiler, darbenin kodlarını çözdüler ve dünyaya tüm karartmalara rağmen duyurabildiler.

Sisi, arkasına aldığı halkın gücünü(!) kullanmak istedi ama sonuç boş çıktı. Tepedeki koalisyon halk tarafından kabul görmedi ve halk Müslüman Kardeşlere sahip çıktı. Halkın desteği arttıkça darbeciler şaşırdı ve tüm acizlerin yaptığını yaptı, şiddet kullandı, katliamlar yaptı.  Darbeyi destekleyen uluslararası koalisyonun foyası  da ortaya çıktı ve o da şaşırdı, ne yapacağına değil yaptıkları katliam desteğini nasıl örteceklerinin hesaplarını yapmaya başladı. Karşı çıkışlar, darbenin özüne değil biçime karşı çıkışlardır. Yani halkın iktidarını yok saymaya karşı çıkmıyorlar, darbenin bu şekilde işleyişine karşı çıkıyorlar. Demokrasinin ve bugüne kadar Batı değer yargılarının gizli niyetlerinin açığa çıkmasından rahatsız oluyorlar.

İslâm coğrafyasında, Modern Batı Demokrasisi iki şekilde işliyor, iki şekilde yürürlüğe konmaya çalışılıyor.

Birincisi; Türkiye’de yürürlüğe konulan demokratik işleyiştir. I. Cihan harbinden sonra İslâm’ın merkezi sayılan ülkede bir müdahale oldu. Önce İslâm adına ne varsa hepsi ortadan kaldırılma yoluna gidildi, İslâm rengini taşıyan her şey değiştirildi. Osmanlı döneminde toplumu ayakta tutan ne var idiyse o yok edildi. Tekkeler ve zaviyelere varıncaya kadar hepsi kapatıldı. Harf inkılâbı yapılarak İslâm kültür mirasıyla irtibat kesildi/kestirildi. Hukuk sistemi değiştirilerek İslâm medeniyet dairesinden batı medeniyet dairesine geçildi. Din/İslâm artık belirleyici olmaktan çıkarak sadece ruhanî bir mevkie indirgendi. Bunun tam oturabilmesi için hemen demokrasiye geçilemedi, 20-30 yıl sıkı bir baskı rejimi uygulandı, yapılan devrimler, değişiklikler tam otursun diye toplum iyice dinden uzaklaştırıldı.  Tüm bunlar zorla yapıldı. Bunlar yapılırken dünya ile irtibat halinde yapıldı, Hitler’in, Mussolini’nin olduğu dünya ile uyumlu siyaset yapıldı.

Sonra milletin önü açıldı, kontrollü bir geçiş sağlandı, sonra yavaş yavaş halkın idareye girmesine müsaade edildi. Sonra İslâmî ton taşıyan partiler kuruldu ve siyasete dinin girişine kapı aralandı.

En son İslâmî olmayan partiler aracılığıyla yarı İslâmî bir siyaset güdülmeye çalışıldı. Aralanan kapıdan giren Müslümanlar yeni ahval ile İslâm arası karışık bir siyaset gütmeye başladılar, bu bile yerli ve yabancı Batılı Demokrat güçleri rahatsız etti. AKP’ye yöneltilen tenkitler ve saldırılar aslında Modern Demokrasi ile İslâmî siyaset arasında bir uzlaşma zemini arayışına vurulan darbedir.

Demokrasi Türkiye’de AKP iktidarında yeni bir evreye giriyor; halkın iradesi iktidara taşınmak isteniyor, aslında katılımcı demokrasi dedikleri şey ne ise ona uygun. Ama halk Müslüman olunca istekler de İslâmî içerik taşıyor, işte bu kabul edilemez olarak algılanıyor, cumhuriyet kazanımları elden gidiyor yaygarası yapılıyor. Nedir cumhuriyet kazanımları, bir türlü anlayamadık yoksa beyaz Türklerin imtiyazlarıyla cumhuriyet kazanımları aynı şeymiş de biz mi fark edememişiz? İktidar seçilmişlerden ibaret değil demekle imtiyazlı zümreye razı olmak demek aynı anlama gelir.

İslâm’ı seçkin zümrecilik yapmakla suçlayanlar, bugünlerde seçkin zümre ortadan kalkıyor diye feryat ediyorlar. Siz nesiniz? Allah aşkına halktan yana mısınız, halkın karşısında mısınız, yoksa sizin demokratlığınızda halka yer yok mudur? 

İkinci demokrasi denemesi; Mısır’da deneniyor. Mısır’da, Türkiye’de olduğu gibi tedricilik işletilemedi. Diktatörlükten çok partili hayata geçiş sağlanmak istendi, Hüsnü Mübarek devrilince, baskı altında yaşayan halk özgürlüğe kavuştu/kavuştuğunu sandı, ama bu Müslüman Kardeşler eliyle olmaya başladığı için tüm Batılı ve Doğulu Demokratlar tarafından kuşkuyla karşılandı.

İhvan’ın getireceği, daha doğrusu işleteceği demokrasi ile Batı, Hıristiyan-Yahudi-Pagan zihnin ürünü olan demokrasinin birbirine uyamayacağı açığa çıktı.

Batı zihninin (bu kavrama İslâm dışı tüm inanış, düşünüş, yaşayış, yerel ve uluslararası kurum ve kuruluşlar dahildir.) ihdas ettiği demokrasi, bugün İslâm’la yüzleşmek, İslâm’a ve Müslümanlara karşı nasıl davranacağını belirlemek zorunda kaldı.

Kendi halkı için kurdukları demokrasiyi, tüm insanların ortak değer yargısı diye takdim ettiler ve dediler ki insanlığın vardığı ve varacağı en iyi idare biçimi demokrasidir. Çünkü halkın istekleri doğrultusunda ülkeler ve dolayısıyla dünya idare edilecek. Dünyanın dengesi de özgürlük ve adalet üzre olacak. Bunları söylerken ve dünyaya yayarken Müslümanların bir gün toparlanıp kendi değer yargılarını muhafaza ederek ve insanlığa sunarak dünya siyaset sahnesine çıkabileceğini hesaba katmadılar. Kurdukları tezgahlarla Müslümanların ilanihaye kendi fikri ve kültürel bendeleri kalacağına inandılar, çünkü İslâm’ı da muharref diğer dinler gibi kabul ettiler. Bu dinin kıyamete kadar bozulmadan baki kalacağını kestiremediler, bunu bilemiyorlardı.

Oryantalist ve bozguncu kafaların ürettiği adı İslâm ama İslâm’la alakası olmayan yapay İslâm tutmadı, İslâm aslî hüviyetiyle yavaş yavaş dirilmeye başlayınca Batı zihni panikledi, İslâm dünyasını kendi haline de bırakmak istemiyor. Kendileri için öngördükleri halkı merkeze alarak demokratik bir işleyişi de riskli, sakıncalı görüyorlar.

Şimdi ne yapacaklar, halkın iradesi ve iktidarı diye bize sunulan demokrasiyi olduğu gibi kabul ederlerse, Türkiye’de AKP gibi partiler iktidar olacak, Mısır, Suriye, Tunus, Fas, Cezayir, Ürdün, Sudan gibi ülkelerde de Müslüman Kardeşler’in kuracakları partiler iktidar olacak.  Malezya, Pakistan, İran, körfez ülkeleri de gene Batının rahatsız olacağı benzer anlayışlar iktidar olacak.

Çıkmazda olan İslâm dünyası değil Batılı anlayış sahipleridir. 

Batı demokrasisi yol ayrımındadır; ya dar ve kaba kalıplarını genişletecek, tüm insanlığa hitap edecek ve halklar ne istiyorsa o olacak. Bu her bir ülkede böyle olması gerektiği gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda da geçerli olacak. Dünyayı 3-5 ülkeye mahkum etmeyecek. Yeniden bir dünya düzeni kurulacak ve her düşünce, inanış ve yaşayış orada kendine yer bulacak. Böyle bir sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel zemin oluşursa İslâm alemi de kendisi kalarak orada olmaya çalışacak. Bu ne kadar mümkün olabilir, göreceyiz.

Bunu kabul etmez ve bizi kendileriyle aynileştirir ve Batılı zihinlerle donatarak başkalaştırdıktan sonra kabul etmeye devam ederse Batı Demokrasisi Mısır’daki Sisi’ye mahkûm ve mecbur kalır. Biz de kendimize ait bir dünya oluşturur ve bunu uygulamaya koyarız. Bu şık ilk bakışta kötü sonuçlar doğurur görünse de ileri zamanlarda hem İslâm Ümmetine hem de diğer dünya halklarına fayda sağlar, insanlığa yeni ve adil bir düzen getirebilir. Zulümle, eşitsizlikle, fıtrat bozgunculuğu ile bunalan dünyamız rahat bir nefes alır. Tabii bu büyük bir bedel ister, çok gayret ister, geniş bir ufuk ister, kapitalist ve sosyalist anlayışların ötesine geçecek hür bir zihin ister. Zihinlerini ABD’ye, AB’ye, Çin’e Rusya’ya, modern dünyanın hazcılığına, ulus-devlet taparlığına bağlayanlar bunu ne anlarlar ne de böyle bir cesaret gösterebilirler.

İsrail’i, ABD’yi, AB’yi ilah gibi görenler tevhidin gücünü bilemezler, inanmanın nasıl bir dinamizm kazandıracağını anlayamazlar, tevhidin sosyal karşılığı olan ümmet bilincinin, ümmet perspektifinin insanlığa ne katacağını fehmedemezler.

Esed’den, Sisi’den, Suud’dan, ABD’den, Gezi Parkından medet bekleyenlerle, kısır siyasî çekişmelerle hayat sürdürenlerle bu büyük hamle başlatılamaz.

Necip Fazıl’ın kendisi için söylediği dört adama ihtiyacımız var.

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam,

 Alıp beni götürsün, tam 4 inanmış adam…”

Hz. İbrahim gibi tek başına bir ümmet olmayı göze alabilenler meydana çıkar ve bu hamleyi başlatabilir.

Ey insanlık bekle “İslâm’ın İlahi Adalet Şemsiyesi” nin ayak sesleri geliyor. Her türlü sömürü ve zulmü kaldıracak ve  gerçek özgürlüğü getirecek şemsiye.

(30.08.2013, Milat Gazetesi)

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Davet-Hizmette Öncülük
(16 Aralık 2018, Cuma) Her bir fikrin,...
Ne Olmadığını Söylemek
(9 Aralık 2018, Cuma) Ne olmadığın...
AKP Değerlendirmesi
İlgilenen ve merak edenler için ...
Ziya Gökalp'e Dair
(26 Ekim 2018, Cuma) Birlik Gazetesinde...
Cemal Kaşıkçı Vesilesiyle
(12 Ekim 2018, Cuma) Suudi vatandaşı ...
Kışkırtıcı Sorular
Dertlerin çoğaldığı döne...
İnsanın Kendisiyle Konuşması
(14 Eylül 2018, Cuma) İnsanın ke...

Kimler Sitede

Şu anda 76 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 487
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2514924
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >