Reşit Paşa'dan Özal'a - VIII PDF Yazdır e-Posta

Hürriyet ve İtilaf Fırkası

Umumi Ahval

 II. Meşrutiyet’ten sonra etnik, dini ve diğer sosyal sınıflarda bir hareketlenme görülür. Her etnik grup kendi milletinin adını kul­lanarak cemiyetleşmeye başla­ması, dini cemaatlerin itikat ve anlayışlarını rahatça ifade ediyor olmaları, kadın, çocuk ve diğer meslek erbabının örgütlenmeye başlamaları toplumun o güne ka­dar süregelen düzeni adeta zir ü zeber olmuş, mevcut işleyiş işe yaramaz duruma düşmüştü. Halk İttihat ve Terakki'nin propagan­dasına kapılarak hürriyeti esas kabul edip yeni bir toplum dü­zenlenmesine koyulma eğilimi­ni göstermişti. II. Meşrutiyet’ten önce toplumda İslâmların fazla da lehine olmayan oturmuş bir anane vardı, bu ananeye göre; toplumun sivil katmanlarında, devlet bürokrasisinde, ulema ara­sında, askeriyede, sanatta, zana­atta, hatta ticarette bile bir hiye­rarşi vardı. Hiyerarşi ehli İslâm’ın aleyhine işliyordu.

Müslümanların durumu ge­nelde mütevazi idi. Tarihi seyir olarak bu hal ne zaman başladı, nasıl başladı bunlar şimdilik ko­numuz dışında. O zamanki sosyal hayata kısaca değinip geçeceğiz. Yabancıların ahvaliyle Müslümanların durumunu kısmen de olsa mukayese imkanı olur. Bu hususta hatıralar, konuyla doğru­dan alakalı eserler mevcuttur. "Kasaba ve şehirde Avrupa mal­larını satanlar, yani manifaturacı, beyaz camcı, hırdavatçı, kırtasi­yeci ve diğer bütün esnaflık -baş­ta Ermeniler olmak üzere- Ya­hudiler ve Rumların işiydi. Bü­yük ithalatçılığı da, Ermeni, Ya­hudi ve Rumlar yapıyordu. Sa­natkarlar da büyük ölçüde onlar­dandı. Demircilik Ermenilerin, mandıracılık Yahudilerin, ecza­cılık Rumların ve Ermenilerin , hekimlik ve bilhassa dişçilik ve büyük şehirlerde berberlik, de­ğirmencilik, kunduracılık, balık­çılık ve bankacılık dahi bu azınlıkların ellerinde idi. Hasılı ne­rede kolay ve bol para kazandır­sa, orasını onlar tutmuşlardı." (Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf 17-18) Müslümanlardan da zen­gin olanların ilişki ve ticaretleri gene bu mutlu azınlıklarla olu­yordu. "İstanbul Başdeftarlığı’nda bulunmuş olan büyükbabam Muhtar Efendi'den kalma Vani Köyü’ndeki yalımızda ben dün­yayı ilk görüp anlamağa başla­dığım vakit, aile doktorumuzun adı Andoniki, eczacımızın ismi Petroki idi. Babamın sarrafı Artin'di. Bakkalımız Bodoski, ter­zimiz Karnik, kuyumcumuz Garbis, berberimiz Yani idi. Yalımı­zın önünden kayıkla geçen Te­feci Mişon, Gevrekçi Yanko, Ye­mişçi Vasil bize hergün mal sa­tardı. Yalıda sandalcımız Dimitri idi, ayvazın adı İstipon idi. Biz, bu bir sürü yabancıların alışveri­şini çok tabii buluyorduk." (a.e.g. 20)

Müslüman halk genelde zira­atçı, şehirdekiler ise, sarıklılar (ulema), kalem erbabı (memur­lar), zabitler çoğunlukta idiler. Ticaret, sanayi, esnaflık zanaat, iyi kabul görmüyordu, horlanı­yor, alelade insanların yaptığı iş olarak görülüyordu. O tür işlerle iştigal edenler hafife alınıyor cid­dilikten uzak addediliyordu. Dev­let kapısı geçer akçeydi.

Hristiyanlarla Müslümanlar ayrı ayrı mahallelerde oturuyor­lardı fakat Müslüman mahallesinin bakkalı , terzisi, kasa­bı gayr-i müslimlerden idi.

Müslümanlar inançları gereği, cepheden cepheye at koşturur, Allah'ın Kelimesi yücelsin diye cenk meydanlarında destan yaz­ma hayallerini kurar, hayatlarını o medeniyetin anlayışı doğrultu­sunda idame etmeye çalışırlardı. Cihat Müslümanların vazgeçil­mez bir parçası olmuştu. Ahirete yönelik bir dünya medeniyeti kurmayı esas gaye edinen bir İs­lâm cemaatinden, bir İslâm dev­leti mensubundan böyle bir ha­reketin sudur bulması fazla garipsenecek bir durum sayılmamalıdır. Belki bugünün insanına çok garip gelebilir, ama unutma­mak lazım ki deni dünyayı deni insanlara bırakma fazlaca deli­lik olmamalıdır. Eğer Müslü­manlar, dengeyi muhafaza ede­bileydiler, küçümsedikleri dün­yayı, dünya işlerini de iş bölü­mü içerisinde yürütebilselerdi, sonuç farklı olabilirdi. Ama kü­çük gördükleri dünya onları ken­dine çekti ve onları yuttu. Sava­şın dahi icaplarına uymadılar, ge­ne dünyaya, para getiren şeylere bigane kalamazlardı. Düşmanın kendileri için açtıkları çukuru gö­remediler, tehlikenin boyutlarını kavrayamadılar. Neticede çok önemsedikleri cihadı da edemez duruma düştüler. Kim bilir, Akif'in o çok tenkid edilen gar­bın tekniğini alma arzusunun al­tında belki de bu inkırazın ruh hali yatıyordur. Gün geldi kılıç işe yaramaz oldu. Osmanlı ko­nuşmak tenezülünde bulunmadığı o ehli küfre muhtaç oldu. Ar­tık serhadlarda at koşturma bit­miş para, mal, el hüneri, biraz da dalavere işe yarıyordu. Osmanlı yönetmeyi ve savaşı da kaybe­dince kendini boşlukta hissetti. Her yapılan yenileştirme hare­keti biraz daha Müslümanın hak­larını elinden almaya başladı. Böylece ehl-i İslâm’ın eli kolu bağlanmış oldu.

Arayışlar

Tabii bu böyle devam ede­mezdi bir çıkış yolu mutlaka var­dı ve olmalıydı. Hemen alelace­le çare aramaya koyuldu. Biraz da milleti hakime edasıyla tepe­den arayışlar sonucu II. Meşruti­yet ilan edildi. Kanun-i Esasi bir sihirli değnek gibi herşeyi çöze­ceği zehabına kapılındı. Kanun-i Esasi kısa bir zamanda anlaşıldı ki hiç birşeyi çözemedi. Hürri­yet, musavaat, uhuvet naraları bi­rer narayı kazib, birer sahte parıltı olduğu senesi geçmeden anlaşılıverildi. Mezkur kavramlar sa­dece İttihat ve Terakki için ge­çerli idi, yani ancak İttihatçılar kardeş olabilir, ancak onlar ara­sında eşitlik kabul edilir, ancak onlar hürdür. Kısa zamanda sui­kastlar, aleni adam öldürmeler, insanları zorla susturmalar biribirini takip etti.

Böylece vatan sathında İtti­hat'a karşı bir muhalefet başladı. Muhalifler de çare aramaya baş­ladılar; çare ararken İttihat'ı esas alarak çözüm arayışına başladı­lar. Çünkü onlara göre tüm kötü­lüklerin anası İttihat idi.

Türk siyasi hayatında bugün­den itibaren bariz bir şekilde üç ana görüş belirlendi.

a- Resmi görüş. Bunun tem­silcisi İttihat ve Terakkidir. Tarihi seyir olarak CHP ve türevleri.

b- İslâmcı Görüş. Bunun da temsilcisi İttihad-ı Muhammedi idi. Bugün ardılısı hemen hemen yok gibidir.

c- Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Bu görüş sahipleri liberallerdir. Konumuzu da bu teşkil etmek­tedir.

Adem-i merkeziyet fikrini be­nimseyen, serbestinin her şeyi düzelteceğine inanan, etnik ve dini farklılığın ancak hür düşün­ce ve birinin diğerine galip ol­ma veya hakim olma gibi düşün­celerin yok olmasıyla sağlanabi­leceğine inanan kişiler, zamanla bir araya gelerek birlikte hare­ket etmeye başladılar. Bu ana fik­ri kabul edenler de kendi arala­rında farklılığa sahiptiler. Kimi daha Müslümanca düşünüyor, ki­mi daha hür fikirli vs. Hürriyet ve İtilafa ulaşmadan önce birçok fırka kuruldu ve neticede bu fır­kada biraraya gelindi. Ahrar Fır­kası, Mutedil Hürriyetperveran Fırkası, Osmanlı Demokrat Fır­kası, Ahali Fırkası bunlardandır. Siyasi tarihte bu fırka mühim bir yere sahiptir. Modernleşmede, demokratikleşmede, çağdaşlaş­mada, liberalleşmede, kapitalistleşmede, özelleştirmede, kafir­lerle beraber yaşamada, bu anla­yışın dine ters olmadığı anlayı­şında Hürriyet ve İtilafın etkisi vardır. Çünkü mezkur düşünce­lerin pratize edilmesinde fırka­nın rolü büyüktür.

Fırkanın Kuruluşu

İttihat ve Terakki aleyhtarı meclis içi ve dışı muhaliflerin, net bir gaye olmadan biraraya ge­lerek kurdukları bir liberal parti­dir. Kuruluşunda bulunan bazı zevatın beyanları bunu açıkça or­taya koyar. Rıza Nur "Benim ga­yem, İttihatçı aleyhine ne kadar kuvvet varsa hepsini toplamak idi, daha aleyhe sevk edecek bir kuvvet, hatta karınca varsa on­ları da alıp birleştirmek idi.." (Hatırat I, 355) Gene aynı adam; "Meclisin haline baktım muha­lefet pek çoğalmıştı. Toplansa İt­tihatçılara nisbetle ekseriyeti ya­pacaktı. Bunları toplayıp disip­linli bir kitle haline koymak la­zım. Bu suretle iyi bir teşkilatla İttihatçıları kanunen yıkmak bile işten değil, hem de Araplar bir Arap Fırkası yapmak fikrindelerdi."(age.I 370)

Görülüyor ki İtilafın hedef­leri arasında Osmanlı’yı muhafa­za etmek, ana unsur kabul ettik­leri Türk’ü (İslâm’ın motor gücü varsayılarak) kayırmak ve millet-i hakimeliğinin devamlılığını güvence altına almak da vardır.

Parti muhalefet esası üzerine bina edildiğinden "Hürriyet ve İtilaf Fırkası; Mutedil Hürriyetperveran ve Ahali Fırkalarıyla Bulgar, Rum, Ermeni milli fır­kalarından, İttihat ve Terakki’den ayrılanlardan, yeni bir siyasi fa­aliyet gösteren ilmiyenin müder­ris ve medreseleriyle henüz hiç­bir fırkaya intisap etmemiş olan askeri emeklilerden, kadro dışı bırakılan memurlar ile memuri­yetten azledilmiş, kimselerden müteşekkil idi." (Ahmet Hilmi, Muhalefetin İflası, sh.35)

"Sadık Bey ve taraftarları yani İslâmi siyaset yanlıları, Lütfi Fikri, Mahir Said , Rıza Nur, Rıza Tevfik Beyler gibi hür dü­şünenler, irticai fikirleri besle­yen medreseli siyaset taraftarla­rı, dinsizlikle meşhur bazı zevat, mutediller ve müfsitler ve bir de milliyetperverler bulunmakta idi." (Ahmet Hilmi, Muhalefetin İflası, sh.39)

Hürriyet ve İtilaf kurucuları, hükümete verilen beyannamede idare meclisi azası olarak bildi­rilen isimler: Sadık Bey, Rıza Nur, Lütfi Fikri, Gümilcineli İs­mail Bey, Şükrü el-Asi Bey, Basri Bey, Hamdi Efendi, Mahir Said, Rıza Tevfik, Mithat Fraşeri Bey, İsmail Sıdkı Bey, Hüseyin Siret Bey, Kemal Mithat Bey.

Merkez idare heyetinde şu isimler bulunuyordu: Amasya me­busu İsmail Hakkı Paşa, Sıvas mebusu Dr. Nazaret Dağavaryan, Hama mebusu Abdülhamit Zehravi Efendi, Priştine mebusu Ha­san ve Sadık Beyler, Müşir Fuad Paşa, Damat Ferit Paşa, Emekli Süleyman Paşa

21 Kasım 1911 kurulan parti, üç gün sonra Şehzadebaşı’ndaki binasında toplantı yapıp, reis ve vekillerini seçer. Buna göre; re­isliğe Ferit Paşa, reis yardımcılı­ğına Sadık Bey, veznedarlığa da Şam mebusu Şükrü el-Asi getiri­lir. Yeni bir soluk gibi algılanan parti bir hayli yankı uyandırır. Gerek matbuat, gerek dış dünya, gerek muhalefet ve gerek emek­li askerler gereğinden fazla alaka gösterirler.

Hürriyet ve İtilafın Programı 

Bu husus iki ana başlık halin­de sunulur Birinci kısım; prog­ramdır. İkinci kısım; iç nizam­namedir.

Program;

Kuruluş Sebebi, Esas Maddeler, Devlet Yapısı, Umumi Maarif, Dış Siyaset, İç Siyaset,                                                                                                                                                           İktisadi Siyaset, Mali Si­yaset, Vakıflar ve Cemaatler ana başlıklarından oluşur.

Gayesi;

Madde 1: Hürriyet ve İtilaf Fırkasının esas ve maksad-ı te­şekkülü her türlü kanuni vasıta­larla memaliki Osmaniye’de meş­rutiyet-i hakikiyenin temini ce­reyanına, anasır-ı muhtelife-i Os­maniye arasında -her unsurun hayat-ı içtimaiye ve faaliyet-i ta­hliyesi mahfuz kalmak üzere - ha­kiki bir vahdet-i siyasiye tesisine ve vatan-ı Osmaniye’nin duçar ol­duğu mehalikin ve avamilinin izalesiyle Osmanlı saltanatının te-min-i atisine çalışmaktır.

O tarihlerde Rumeli ve Adalar henüz Osmanlı’nın elindeydi, azınlıklara yeni haklar verilerek siyasi bütünlüğün sağlanacağı, aynı ülkenin insanları olarak birbirimize tahammül etmemiz ge­rektiği din, dil, mezhep farklılığın zararımıza olacağı umumi kana­at idi aydınlar arasında. Ne yazık ki ülke tehlike sınırına gelip da­yandığında; din birliğinin dışın­daki birliklerin pek işe yarama­dığı görülecekti. Gerek Balkan Harbi’nde, gerek Birinci Cihan Harbi’nde Müslümanların dışın­da kalanların ülkeyi nasıl terk edeceği planları yapmaktan, ülke zararına nasıl düşmanla ittifak etmekten başka bir şey düşün­medikleri acı acı görülecektir. Bugünde sivil toplum adına bizi kafirlere kafir demekten alıkoymaya çalışanlar, herhalde öyle bir dar zamanda bazı acı gerçek­lerle karşılaşacaklarını hesaplıyorlardır. İnanç esasına dayalı olmayan bir birlik neticede ırkçı, söven, coğrafyacı, cahili kırıntı­ları taşıyan hastalıklarla malûl olmaya mahkumdur. Sırf aynı va­tanda yaşıyor olmak bizi birbirine bağlayan ana unsur ola­maz, bizi bağlayan vahiydir, iti­kattır, anlayıştır. Maalesef H.İ.F. sayılan marazların hepsini bün­yesinde taşımaktaydı.

Fırka, müslim gayr-i müslim ayırımını yapmadan, Arap, Rum, Sırp, Bulgar, Ulah, Boşnak,Ya­hudi vs. azınlıklara ve etnik grup­lara idari ve içtimai yeni haklar vaad ederek devlete bağlayaca­ğına inanıyordu. Bu inanç sade­ce fırkanın değil tüm aydınların idi. Bunun sağlanması için de li­beral bir siyaset gereğine parti inanıyor, ana hedef olarak ta bu­nu görüyordu. Fırkanın progra­mını kaleme alan Ahmet Reşit Rey;"En felsefi manasıyla hür­riyete vasıl olmak mesleğimize -herbiri kendine has bir hüviyet peyda etmiş olan- müteaddid ak­vamı Türkçeleştirmek hayal-i ha­mı yerine, muhtelif anasır ara­sında hakiki bir imtizaç ile daima bir vifak ve tesanüdün imkan da­iresine getirerek memleketin hu­zur ve asayişi içinde refaha ve nimete visalini temin etmek ol­duğundan, doğacak olan fırkanın adına Hürriyet ve İtilaf dedik.

"...ekaliyetin hukukunu temin edecek bir usul-ü intihabiye (se­çim usulü) ittihaz edilecektir. Aynı zamanda hem hak, hem bir vazife-i vataniyedir" 

Görüldüğü gibi yegane mese­le azınlıklar meselesidir. Müslü­man olmayan ahaliyi nasıl olurda razı eder, imparatorluğa bağlılı­ğının devamını sağlarız. Tabii gaye imparatorluğun bekası olunca; İslâmi anlayış ve dini hassa­siyet ikinci planda kalır, ilişki­ler daha yapay ve gayr-i samimi esaslara istinad eder, herkes içindekini değil başka bir lisan kul­lanır. İnsanlar birbirini idare et­me yoluna giderler, kimin ne an­layışta olduğu da anlaşılmamış olur. Hatta biraz daha ileri gidil­se yaşantı farklılıkları da orta­dan kalkar, dinler arası önce di­yalog sonra ittifaka kadar gidilir. Bugünkü İslâmı batılıların hoşu­na gidecek şekilde yorumlamaya kalkışmanın altındaki saiklerden biri de bu anlayıştır denilebilir. Bu ruh hali H.İ.F.’nda fazlasıyla vardır.

Ayrıca batı teknolojisi karşı­sında yenik düşmüş bir toplumun ezikliği de programa yansıyor.

Madde 15: "..terakkiyat, medeniyenin memalik-i Osmaniye’ye teshil-i duhulü (kolay girişi) is­tihsal edilecektir. 

Bu ezilmiş ruhun Seyyid Kutub'a kadar devam ettiğine şahit oluyoruz. En karşı çıkanlar bile batı teknolojisine hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Kur'an yorum­larını teknik gelişmeyi yanılmaz ve vazgeçilmez kabul ederek ya­pıyorlar.

Diğer bir özelliği de ne paha­sına olursa olsun Osmanlılığı mu­hafaza etmek düşüncesidir.

Madde 16: "..anasır ve akvam-ı muhtelifenin menfaati hakikiyesinin yekdiğeriyle ve vahdet-i Osmaniye ile telifinde ara­nacaktır. 

Madde 17: "Millet-i Osmaniye’yi teşkil eden anasır ve edyan-ı muhtelife ashabından herbirinin vahdet-i Osmaniye’yi haleldar et­memek şartıyla dini, edebi, ilmi ve iktisadi mesai-i müştereke veya münferide sarf etmeleri.." 

Yeter ki Osmanlı baki kalsın, din dahi ikinci plandadır. Bir Müslüman için bu anlayış ne ifa­de eder acaba? İlk İslâmi anlayı­şa sahip olanlar böyle mi düşü­nüyorlardı ? Kur'an ve Sünnet böyle bir düşünceyi İslâmi kabul eder mi? Oğluyla cence tutuşan bir dinin mensupları buna İslâ­mi bir parti gözüyle bakabilirler mi? Bugün de ayni sakat İslâmi -ne kadar İslâmi ise- anlayışı sa­vunanlar, kafirlerle kol kola mu­habbet yürütenler acaba yarın ne diye tarihe geçecekler, onlar hak­kında diğer Müslümanlar ne di­yecek? Allah indindeki hesapla­rı ne olacak?

Fırka bütün bunları savunu­yor olmasına karşın asla azınlık­lara muhtariyet verme taraftarı değil. Bugün Kürt problemini kendilerine göre çözüm öneren­lerin fikirleriyle H.İ. F.’ın fikirleri ayni, yalnız bir bariz fark var o da şu: O zaman azınlık; gayr-i müslimler kabul ediliyordu, bugün ise ırkçı temel üzerine oturtulmuş olan resmi T.C.’ye ve onun gizli savunucularına göre azın­lık Türk olmayan unsur kabul ediliyor. Dün Osmanlı’nın vah­detini savunanlar, bugün Türk unsurun esas diğer ırkların tali kabul edildiği bir anlayışı savu­nuyorlar. Müslümanların bu il­letten kurtulmalarının tek yolu topyekun Allah'ın ipine sarılma­larıdır. Aksi reçeteler bizi başka bir çıkmaza sürükler.

Fırka azınlık haklarının veril­mesi taraftarı, fakat hiçbir şekilde muhtariyete izin verilmeyeceğini de alenen belirtiyor. Ayrıca sal­tanatı ve Osmanlı idaresinin de­ğiştirmeden devamını istiyor. 

Maarifle ilgili maddeler; 

Madde 19: "Tahsil-i İbtidai mecburi ve meccanidir..." 

Madde 20: "Köy mekteple­rinde ve ale'l-umumi mekatib-i ibtidaiyede tedrisat lisan-ı ma­halli ile icra edilecektir." 

Madde 25: "Mekatıb-ı Umu­miye programının esası yalnız memur yetiştirmek değil, nesl-i cedide mücadele-i hayata gale­beye hazırlayacak ve teşebbüs-ü şahsiye müstaid edecek, terbiye ve marifeti ihzar eylemeye ma­tuf ve binaenaleyh programları daha ziyade ameli olacaktır..." 

Madde 27: "Cemaat-i gayr-i müslimiye ait mektepler rüesayı ruhaniye canibinden serbesti ile idare olunacak, gerek bu mek­tepler ve gerekse mekatıb-i hu­susiye tarafından verilen sehadetnameler mezkur mekteplere muadil hükümet-i seniye mek­tepleri canibinden verilen şehadetnamelere muadil tutulacak­tır..." 

Gayr-i müslimlerin eğitimi ta­mamen serbest fırkanın serbesti anlayışı oldukça geniş, Özal'ı bi­le aşan tarafları var. Demek Mil­leti kurtarmak, vatanı kurtarmak için gayret-i diniye ön plana çık­mamalıdır. Bugünkü liberallere ne de çok benziyorlar. Müslüman olmayan azınlıklar kendi okulla­rını kurmak ve geliştirmek hu­susunda serbesttirler, yeter ki ülke bütünlüğü bozulmasın, din diya­net bozulmuş fazlaca mühim de­ğildir.

Dış Siyaset; 

Madde 30: "Siyaseti hariciyemizdeki matmah-ı nazar (ba­kış açısı, göz diktiği şey) hiçbir devlet ve milletin hukukuna ta­arruz ve memleketine tecavüz olunmayıp kendi mülkümüzün tamamiyeti dairesinde istikbalimi­zi temin ve istiklalimizi muhafa­zadan ibarettir." 

Ezilmiş sökülmeye başlamış, bir ruh halini yansıtır. Dişleri sö­külmüş bir devletin, imkânları olmayan bir kadronun, direnebilme gücünü yitirmiş bir anla­yışın hali. M. Kemal'in yurtta sulh, cihanda sulhuna açılan bir kapı. TC yöneticileri Osmanlı'nın en taklit edilmemesi gereken ta­raflarını nasıl da bulup güzel gü­zel formüle ederek, boyayarak piyasaya sürüyorlar.

1911 Osmanlı hangi güçle dış dünyaya saldırabiliyordu ki kim­senin ülkesinde gözümüz yok di­yordu. Halbuki ne pahasına olur­sa olsun direneceğiz, emperya­listlerin ülkeye girişine izin ver­meyeceğiz yollu açıklamalar hem kararlılığı gösterirdi hem de va­kıaya uygun düşerdi. O zaman ki aydınlar İngiltere dostluğu ol­madan ülke yönetemeyeceğini sanmışlardı. Ya bugünküler ABD, Almanya veya Japonya ol­madan ayakta kalamayacağımızı sanıyor. Mehmet Kadri "Türki­ye'ye bunca iyilikleri sebk ol­muş olan İngiltere'nin muavene­ti olmazsa yaşayamaz, ciddi hiç­bir iş yapamaz." Amerikan yar­dımı olmadan yaşayamayacağımıza inanan TC'li zevat acaba neden bunların izinden gittiğini açıkça söylemiyorlar. Yıllarca kötüledikleri Osmanlı’yla ne fark­ları var. İngiltere yerine ABD'nin veya Almanya'nın geçirilmesi neyi değiştiriyor? İngilizcilik (sö­mürücülerden yana olma) yapan kim? TC zevatı mı? Müslümanlar mı? Kısacası fırka İngiltere'nin yardımından yanaydı ve öyle ina­nıyordu. Bu anlayış Kamil Pa­şa'nın desteklenmesine yol açtı.

İç Siyaset:

Madde 31: "...Bazı vilayet-i Osmaniye'nin hususiyet-i kavanin-i muvakkate-i istisnaiye ile idaresi müstelzimdir..." İdare­nin kolaylaştırılması için, büyük nahiyeler ihdas edilecek, nüfus iki ila on bin arası olacak. Böy­lece idare daha rahat olacak, im­kânlar daha kolay ulaşacak..." Sebahattin Bey'in Adem-i Mer­keziyet fikrinin tesirleri açıkça görülmektedir.

T.C.’nin bugünkü, Güneydo­ğuda uyguladığı tehcir politikası, köyleri boşaltıp mezralar te­şekkül ettirme anlayışıyla paralellik arzeder. Bugün, bu uygu­lamanın eğitim ve hizmet için kolaylık olsun diye yapılıyor id­diasında kimse bulunamaz. Hür­riyet ve İtilaf için de ayni iddia­da bulunmak için elimizde her­hangi bir ipucu bulunmamakta­dır. O zamanda asayiş ön planda idi, bugün de asayiş en birinci meseledir, dolayısıyla tedbirler de bu kargaşayı önlemeye ma­tuftur, diyebiliriz.

Madde 53: "Bütün memurla­rın siyasi cereyanlar haricinde bulunması selamet-i vatan muktezası olduğundan asakir-i şaha­ne, zabıta ve efradı gibi bilumum memurin-i mülkiye ve adliye ve zabıtanın fırka ve cemiyeti siyasiyeden birine intisap ile haiz ol­duğu nüfuzu hükümeti o fırka ve­ya cemiyet lehinde istimal eyle­melerinin bir kanun-u mahsus ile meni fırkaca mültezemdir" 

Ordunun siyasete bulaşmaması, orduya başka bir sınıf, baş­ka bir ruh, başka bir anlayış, baş­ka bir itikat, toplumdan kopar­ma anlayışını getiriyor. Neticede ordu toplumun dışında, toplumun değişimine yabancı, toplumla be­raber bir anlayış gösteremeyen ayrı bir güç olarak kalıyor. Bu güç belli mihrakların emeline hizmet etmede rahatlıkla kullanılabilinir. Halktan kopuk ve hal­ka tepeden bakan kendini ülkenin gidişatının mihenk taşı kabul eden, tehlikeli gördükleri herşeyi yok edebilen bir kuvvet. Hal­buki ordu toplumla iç içe olmalı, toplumun değişim sürecine ayak uydurmalıdır. Bu ayrışma hem Osmanlı’da hem TC'de olumlu olmayan nice badirelere vesile olmuştur.

Siyaset-i İktisadiye (55-60) 

Milletin refahının yükseltil­mesi için çalışılacağı, fabrika te­sisi, ziraat ve imar çalışmaları yapılacağı belirtilmiş, ama hangi vasıtalarla yapılacağı açıklan­mamış, biraz genel bir değini ola­rak geçiştirilmiştir.

Madde 56: "Ecnebi Serma­ye'nin memlekete duhulü teshil (kolaylaştırma) olunmakla bera­ber ahali-i memleketin rekabet-i ecnebiyye altında mutazzarır ol­mamasını temin için esaslı bir siyaset-i iktisadiye ittihaz edile­cektir" 

Müteşebbislere kredi veril­mesi, arazi işletmesi vs. üzerinde durulmuştur.

Siyaset-i Maliye (61-63) 

Verginin hafifletilmesi, isra­fın azaltılması, dengeli bütçe ha­zırlanarak, keyfilikler ortadan kaldırılacak, herşey bir usule ve bir kanuna bağlanacaktır.

Vakıflar ve Cemaat (64-71) 

Madde 65: "Evkaf Nezareti evkaf müdüriyeti umumiyesi şeklinde vâz olunacak, ve meclis-i idaresi cemâât-i' İslâmiye tara­fından bi’l-intisap tayin edile­cektir."  

Fırka vakıfların ehl-i imanın elinde kalmasını istiyor halbuki Kanun-u Esasiye'nin III. Mad­desi "Hayrat ve muberrata sarf olunmak üzere vasiyet edilen em­valin her kazada ve her milletin bir cemaati meclisi bulunacak ve bu meclisler tanzim edilecek nizamat-ı mâhsusası veçhile her milletin müntehâp mahalleri hü­kümetlerine ve vilayet meclis-i umumiyesini kendilerine merci bileceklerdir." bu maddenin de­ğiştirilmesi fırkaca isteniyor.

71 maddelik fırkanın prog­ramı ana hatlarıyla bunlardır. Sebahattin Bey’in fikirleri çerçeve­sinde tanzim edilen program na­sıl uyuldu, neler getirdi. Bunları ileride kısaca değineceğiz.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası İç Nizamnamesi; 

İç işleyişini belirleyen 46 maddelik bir nizamnameye malik fırka, üyelerinin hâllerinin düz­gün olmalarına dikkât eder. Ay­rıca birinci maddede gene fırka­nın gayesini belirleyen giriş ya­pılmıştır.

Madde 1: "Esasat-i meşruti­yeti takviye, beyne'l-anasır hakiki bir ahengi itilaf tesis etmek ve idare-i hükümete mülkün terakki ve ümranına müsait bir cerayan-ı salim yermek için Hürriyet ve İtilaf Fırkası namıyla siyasi bir fırka teşkil etmiştir."

Her Osmanlı ferdinin fırkaya girme hakkına haiz olduğu ka­nuni çerçevede mücadele edile­ceğini, kötü davrananları tesbit edilenlerin fırkadan atılacağı, şu­be açma, şube ve merkez ilişkisi gibi detaylı bir iç işleyiş kayda bağlayan maddeler ihtiva eder.

Kısa zamanda yurt sathına ya­yılan fırka, bir defa kongre ya­pabilmiş, 3 Haziran 1912 tari­hinde yapılan bu kongrede faali­yet raporunu Lütfi Fikri Bey okumuş, katıldığı İstanbul kısmi seçimi bir galibiyet addedilmişti. Rum ve Ermenilerle yapılan ant­laşmalar üzerine durulmuş, se­çimlerde iktidarın baş vurduğu usulsüzlüğü gündeme getirmiş, batılılaşmanın partiye güç kattı­ğı ayrıca belirtilmişti. Batıcılar­la muhafazakarlar arasında sert tartışmaların olduğu kongreden sonra müneveranların partiden soğuduğu gözlenmiş. Sıhhi sebeplerle genel başkanlığı bıra­kan Ferit Paşa yerine Müşir Fuat Paşa getirilmiş. Kongreden bir hafta sonra idare heyeti iş bölümü yapmış ve Sadık Bey ikinci reis­liğe, Gümülcineli İsmail ikinci reis vekilliğine Sivas mebusu Şükrü Efendi katipliğe getiril­miştir.

Mahmut Şevket Paşa'nın öl­dürülmesinden sonra fırka ileri gelenlerinden bazıları yurt dışına kaçmış, bir kısmı Sinop'a sürül­müş ve fırka faaliyetsiz, pasif bir duruma düşmüştür. 4 Şubat 1920 tarihinde yayınladığı beyanna­meyle yeniden faaliyete geçtiği­ni duyurmuşsa da Mutedil Hür­riyet ve İtilaf Fırkası adını alan grubun ayrılmasıyla parti "Mu­tedil" ve "Muhafazakar" diye iki­ye bölündü. Türk Devleti'nin doğuşuyla da tamamen ortadan kalkmıştır.

İç Farklılık; 

Büyük bir ümit ve kurtarıcılık emeliyle fırkaya katılanlar za­manla şunu fark ettiler. Büyük bir alakaya mazhar olan fırka as­lında zıt fikirler ve ihtiraslarla birbirinin dibini oyan Bizans oyunlarıyla layık olduğu yere oturamayacak. Tek kongresi ya­pılan fırkanın 120 kişinin iştira­kiyle kongre reisliğine Mustafa Sabri Efendi'nin seçilmesi, Rum Meşrutiyet Kulübü ve Hınçaklar Cemiyeti elemanlarının katılma­sı parti hakkında bir fikir verir. Kongreden sonra istifaların baş­laması

Ondokuz kişilik idare heyeti kısa zamanda ikiye bölündü. Kendilerine "tam Müslümanlar" diyen Sadık Bey, Gümülcineli İs­mail, Şaban Ağa ve hocalar. İkin­ci grup birinci gruba göre din­sizler diye adlandırılan ve fakat kendilerine "Münevveran Takı­mı" diyen İsmail Hakkı Paşa, Lütfi Fikri, Rıza Tevfik, Rıza Nur, Hüseyin Siret, Mahir Said. Birbirlerine hakaret eden fır­ka müntesipleri meclisin feshin­den sonra fırka büsbütün Sadık Bey takımının eline geçti. Uzun zaman denge unsuru olan Mus­tafa Sabri Efendi de bu takıma geçti. Neticede farklılıklar ortaya çıkmış oldu. Farklı eğilimleri bir çatı altında toplama ameliyesi sa­nıldığı gibi Özal'ın ilk defa bul­duğu bir buluş değil. Ne yazık ki farklılıklar hemen su yüzüne çık­tı ve ipler koptu. Bu anlayış siyasi tarihimiz boyunca zaman zaman sahneye konulmuş fakat sonra dağılmış. Özal'ın dört eğilimiyle fırkanın uygulanması aynı şey­dir. Fırka bundan sonra bir varlık gösteremedi.

Genel bir değerlendirme; 

Güçlü şahıslara, kendisini besleyen iyi bir ortama, iktida­rın yanlışlarına, dünya dengele­rinin lehlerine olmasına rağmen hiçbir varlık gösterememiştir.

Ellerinde güçlü matbuat, Lüt­fi Fikri, Mustafa Sabri, Rıza Nur, Rıza Tevfik gibi yetenekli ve bilgili hatta ihtisas sahibi kişilerin olmasına rağmen acaba fırka neden başarısız olmuştur. Önce başarısızlığını ispatlamamız la­zım mıdır? Bugünden bakılınca fazlaca bir izleri yoktur. İzden kasıt yaygınlık değil, etki ve İs­lâmi bakış açısıdır, kastımız. Ne yeni bir İslâmi anlayış getirebil­miştir, ne de dünya sistemine en­gel olabilen bir ruh verebilmiştir, ne de bize Müslüman olarak uya­cağımız bir siret.

Fırka seçimde, anlayış itiba­riyle kendine yabancı anlayışta olanlarla işbirliği yapmış, tek me­ziyeti İ.T. ye karşı olan cemiyet, şahıslarla iş tutmuştur. Seçimde;

a) Ermenilerle itti­fakları; Lütfi Fikri'nin tavasutuyla Hınçaklarla beraber hare­ket ettikleri H.İ.F. yayınları be­yan etmiştir.

b) Bulgarlarla itti­fak; hem H.İ.F. hem de İ.T. tek­lifte bulunmuşlar, Bulgarlarda ikiye bölünmüş bir kısmı H.İ.F. desteklediği vakidir.

c) Rumlar­la ittifakları; fırkanın Rumlarla dirsek teması hiç kesilmemiş, her ne kadar yükümlülük almak istememişlerse de seçimde Rumlar, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı des­teklemişler.

d) Sosyalistlerle itti­fakları da bilinen bir husustur.

Gerek seçimdeki bu yanlış uy­gulamaları, gerek Sadık Bey'in tek adam anlayışı, istişareye yer vermemeleri, gerek bir ekip ol­mamaları, gerek ne istedikleri net olarak belli olmaması Fırkayı olumsuzluğa itmiştir. Bundan da­ha önemlisi İslâmi bir anlayışla orta yere çıkan fırka Ermeni, Rum demeden herkesle birlik olmakta bir beis görmemiştir. Diktaya karşı olduğunu savunan fırka emekli askerlerden medet bekle­miştir. Sadık Bey'i askerler ilti­fat eder ümidiyle başkan yap­mışlardır. Neyi savundular ise tersini yapmak zorunda kaldılar. Dayanamadılar, direnemediler, anlaşamadılar. En kötüsü de Müs­lüman bir kitleyi küfre karşı yu­muşattılar. Ülkenin selameti adı­na, diyalog adına, medenileşme adına, Kanun-i Esasi adına ehl-i İslâm’ın izzet-i nefsiyle oynadı­lar. İslâm dışı arayışlarla İslâm’a hizmet edebileceğine inanan her­kes ve her anlayış neticede Hür­riyet ve İtilaf Fırkası’nın düştü­ğü hataya düşer.

Sonuçta hayal kırıklığına uğrar, sadece hayal kırıklığı değil Müslümanların gü­ven ve itimadını da kaybeder. Müslümanların güven ve itima­dına ihtiyaç duymayan, Müslü­manların aşk ve şevklerinin kı­rılmasını mühimsemeyen, küfür ile iman sınırlarının kalın hatlar­la çizilmesinden rahatsızlık du­yan herkes Hürriyet ve İtilaf gibi tüm müşrik ve tağilerle iş tutabi­lir, hemhal olabilir, seçim itti­faklarına girebilir. Yalnız birisi de "Sizin dininiz size, bizim di­nimiz de bize" derse bu anlayış sahipleri gocunmasın.

(Değişim Dergisi, sayı 19, Ekim 1994)

 

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Bizim Matbuatın İnkilaba Hıyaneti(*)
(17 Mayıs 2018, Cuma) Bugünkü Matbua...
1933 Türkiyesi ile 2018 Türkiyesinin Mukayesesi
(4 Ağustos 2018, Cumartesi) Milletleri...
Külahıyla Muhavere Eden Çoban
(24 Temmuz 2018, Salı) Çok namdar, ha...
İşi Vaktinde Yapmak
(13 Temmuz 2018, Cuma) “Çî vaht...
Leylek ile Kırlangıç Hikayesi
(6 Temmuz 2018, Cuma) Leylek ile kırla...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (6)
(8 Haziran 2018, Cuma) Yeni Modernliğe...
Şevşevık(*)
                          ...

Kimler Sitede

Şu anda 81 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 478
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2411928
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >