İslâmi Hareketi Değerlendirme Biçimleri PDF Yazdır e-Posta

İslâmi Hareketi Değerlendirme Biçimleri

Müslümanların İslâm dünyasında elde ettikleri başarılar, İslâm’ı ve Müslümanları dünya gündemine taşıdı. Bunun sonucu olarak ister istemez entelektüel camiayı da İslâmcılarla ve İslâmî hareketlerle ilgilenmeye mecbur etti.

İslâmî hareket neticede bir sosyal harekettir ve sosyal hareketler için geçerli olan hususlar o hareket için de geçerlidir.

Sosyal bir hareketi değerlendirmek için o harekete ait metinler incelenir veya hareket hakkında yazılanlar okunarak bir hüküm biçilir. Bu değerlendirme genel hatlarıyla yapılan bir çalışmadır. Değerlendirmeye tabi tuttuğunuz hareketi iyi ve doğru anlamak için hareketin bizzat kendisinden yani mensuplarından elde edilen ilk eldeki bilgilere dayanırsa daha gerçekçi olur. Hele o hareket bazı sebeplerden ötürü kendini tam ifade etmeyi uygun görmüyorsa böylesi yarı açık bir sosyal hareketi sadece metinlere bağlı kalarak hakkında hüküm beyan etmek eksikliği baştan kabullenmek anlamına gelir.

Türkiye’de İslâmî gelişmenin seyrini takip etmek isteyenler, yazılı metinlere bakarak bazı neticelere varmak istiyorlar. Hareketin içinde olmayan veya hareketin içinden çıkmayan birilerinin eldeki metinlere göre bir değerlendirmede bulunmaları normal sayılabilinir. Ama gençliğinde İslâmî çalışmalarda bulunmuş daha sonra başka yerlere sıçramış insanların sadece metinlere bakarak İslâmî hareketi değerlendirmek ya çalışmayı baştan savmak veya birilerine bir şeyleri kabul ettirmek gibi saikler aramak gerekecektir.

Müslümanları ve İslâmî çalışmaları değerlendirmek isteyenleri, birkaç kısımda ele almak mümkündür.

İlk önce ikiye ayırmak gerekir,

Birinci kısım; Müslümanlara dışarıdan bakanlar.

Bunları da ikiye ayırmak lazım:

A- İslâm’ı ve Müslümanları kötü gösterme amaçlı araştıranlar.

B- Kendilerince tarafsız gözlemci gibi bakanlar.

İkinci kısım; Araştırmacılar.

Bunları da ana hatlarıyla ikiye ayırmak gerekir.

A- Gençliğinde İslâmî hareketlerde bulunanlar. Bu sınıfa girenleri de iki kısma ayırmak işi kolaylaştırır.

1- İslâmcılıkları geçmişte kalanlar.

2- İslâmcılıklarını elan sürdürmekte olanlar.

Bunlar da tek tip değildirler. Bazıları, geçmiş İslâmîliğin bugün artık şekil değiştirmesi ve mevcut mer’i işleyişle uyumlu çalışması gereğine inanırlar. Bir kısmı da değişiklik olabilir ama mer’i işleyişle uyumluluk İslamîliği zedeler diye temkinli davrananlardır.

B- Hayatlarının hiçbir safhasında İslâmî hareketlerin içinde bulunmayanlar. Bu kısma girenleri de ikiye ayırmak mümkün.

1-İslâmî hareketleri zararlı görenler.

2-Zararlı görmeyip değerlendirmek isteyenler.

***

Müslümanları karalamak veya açıklarını bulmak için İslâmî çalışmaları değerlendirenlerin hepsi aynı yolu izlememişlerdir.

Bir iki örnekle açıklamak gerekirse daha anlaşılır olacaktır. Faik Bulut, Mehmet Faraç ve Ruşen Çakır. Bu üç solcu vatandaş İslâmî çalışmalar ve Müslümanlar hakkında araştırmalar yapıyorlar.

Faik Bulut gençliğinde katıldığı Filistinlilerle ilişkisi sonucu İslâm adına öğrendiği derme –çatma bilgilerle uzman edasıyla ahkamlar kesiyor, herkes hakkında bu böyledir diyordu. Zamanla bilgisinin sığlığı ve modası geçmiş şeylerle uğraştığı açığa çıkınca havası söndü. Yaptığı iş, Müslümanları kötü göstermek ve devletçi, sağcı, muhafazakarlıklarını tescil etmeye çalışmaktı.

Mehmet Faraş ise, bazı İslâmî gruplar hakkında kulaktan dolma ve bazı metinlere bakarak, bir de istihbarat bilgilerinden yararlanarak ispiyonculuk kokan ve emniyeti yönlendiren yayınlar yapıyor. Lazım oldukça çağırılıyor ve ne söylenmesi lazım geliyorsa ona söylüyor.

Ruşen Çakır farklı yıllarca hem İslâmî yayınları takip etti hem de Müslüman camianın içine girerek gözlemlerde bulundu. Ona bu imkanı sağlayanlar acaba bugün vicdan azabı çekiyorlar mı onu kendilerine sorsunlar. Bazı Müslüman aydınlar(!) Çakırla az mesai yapmadılar. Karşılıklı birbirlerini refere ettiler. Çakır, bazı Müslüman aydınları(!)sol camiada meşrulaştırmayı sağladı, adı geçen Müslüman zevat da Ruşen’i (isminin anlamıyla ters adamı)İslamî camiada meşhurlaştırdılar. MGV’de seminerler vermeye kadar ilerledi. Tabii çalışması emniyete de yaradı ve aynı zaman da emniyeti yönlendirdi de. Birbirlerini kayıranlar bugün farklı yerlerde bizim bilmediğimiz alanlarda belki gene bu kayırmacılıkları devam ediyor olabilir. Allahu alem.

Tüm İslâmî çevrelerin arasına girmeye gayret ederek saha çalışmasında bulundu, bu çalışması zamanla kendisine belli çevrelerce İslamî camia hakkında söz söyleme imkanını sağladı.

Fakat İslâmî bilgisinin sığlığı ve zamanla geldiği Marksist ideolojisinin açığa çıkması İslâmî camiadaki yetkinliğini bitirdi. Artık bugün Ruşen/Rüşen abi değildir.

Bazı akademisyenlerin İslâmî çalışmalarla alakalı çalışmaları ilk bakışta objektif gibi görünse de Müslümanları Müslüman kimlikleriyle değerlendirmedikleri de açıktır. Soğuk ve donuk bu çalışmalar, akademisyenin ideolojik kimliğinin örtülü tenkit ve yönlendirmesiyle karşımıza çıkıyorlar.

MTTB’den MSP’ye, Akıncılardan, İBDA-C’ye kadar yaptıkları tüm çalışma masa başında bir plan çiziyorlar Müslümanları da oraya o şablonlara yerleştiriyorlar, sığmayanları da buduyorlar. Farkına varamadıkları ve bilmedikleri hususları da kendileri dolduruyor. Yanlışlarını abartıyorlar, doğrularını da ketmediyorlar.

Kim hangi çalışmayı yaparsa yapsın, kendi durduğu yere göre değerlendiriyor, bazıları kalem ustalığını kullanarak, yaptıkları çalışmaya bilimsel kılıf geçirmesini beceriyor, belli bir yere kadar hakkaniyete riayet ediyor fakat bir yerden sonra o hareketi kendi aslî şekliyle değil araştırıcının zihin kodlarına göre sunuyor. Hele bu araştırmacı herhangi bir dalda etkin ise, mesela iyi bir kamuoyu araştırmacı ise ve daha önce bazı tahminleri tutmuşsa artık her dediği mutlak hakikat diye kabul görüyor. Böyle bir araştırmacı kafasında kurduğu şablonları kullanarak hareketi değerlendiriyor. Bu tür araştırmaları(!) yapanlar aynı zamanda uluslararası bir dil kullanıyorlar ve bağlı bulundukları uluslararası kampın bir nevi sözcülüğünü yapıyorlar.

İslâm ve Müslümanlar hakkındaki çalışmalar, analizler ve araştırmalara bu gözle bakılınca manzara daha net açığa çıkar. Ayrıca İslâm’ı bir din olarak nasıl anlaması gereğini bilememeyi eklersek işin ne kadar netameli olduğu anlaşılır. Yani İslâm’ı bir hayat nizamı Allah’ın son dini olarak görmeyenlerin İslâm ve Müslümanlar hakkındaki araştırmaları oryantalist bakış açısıyla yapılan çalışmalardan öteye geçmez.

İslâmî hareketlerin gerek Türkiye’de gerekse diğer halkı Müslüman ülkelerde, kendi iç gelişmeleri ve tarihi seyri vardır. Bunları dışarıdan birileri pek künhüne vakıf olamaz, vakıf olanlar çok azdır ve onlar oryantalist bakış açısıyla da baksalar Türkiye’deki bu sığ ve garazkâr araştırmacıların yaptıkları basit hataları yapmazlar.

İslâm ve Müslümanlar hakkında ahkam kesenler, evvela zahmete katlanıp bir Müslüman olaya ve eşyaya nasıl bakar, konuyla alakalı İslâm’ın hükmü nedir? Bilmesi elzemdir. Bunu bilebilmek için Arapçaya veya İslâmî kavramlara vakıf olmalıdır. İslâm hakkında yazılmış yabancıların tercümelerinden aktarmalar yaparak İslam ve Müslümanlar hakkında hüküm beyan etmek modası geçmiş anlayışlardır. Artık adam gibi diz çöküp alın teri dökerek İslâm’ı öğrenmeleri zaruret haline gelmiştir. Yoksa madara olurlar.

Bu saydıklarım Müslüman caminin içinde olmayan biraz da iyi niyet taşımayanlar içindir.

Bir de Müslüman olan belki İslâmî vecibelerini yerine getiren bazı zevat vardır; onlar İslâm’ı bir vicdan meselesi saydıkları için dinin sosyal, siyasal, ekonomik düşüncelerini ya sosyalist bakış açılarına göre yorumluyorlar veya kapitalist, liberal vs. ile yorumluyorlar. Böylelerinin İslâmî hareketleri değerlendirirken Müslümanların yaptıkları işleri dine dayandırmak, dinin ahkamına uyup uymamak diye incelemiyorlar, onlar eğer sosyalist eğilimli biri ise o hareketi yürüten Müslümanları ya kapitalist olarak yaftalıyorlar veya Ebu Zerr diye bir düşünce üretiyorlar İslâm’ı oraya hapis ediyorlar. Ebu Zerr’in İslâm ilim, siyaset, sosyal alanda ne ifade ettiğini hesaba katmıyorlar. Çünkü din onlara göre sosyalist düşünceyle örtüşüyor. Haklı oldukları taraf yok mudur? Elbette vardır ama adalete ve hakkaniyete dinin naslarından ve gerçek manada uygulamasından yola çıkılarak varılır. Tekil bir olaydan veya tek bir kişinin uygulanmasından dini ibaret saymak dini daraltmaktır.

Araştırma yapan eğer liberal, demokrat veya kapitalist ise o da ona göre bir söylem geliştirir ve Müslümanların yaptıklarını kendi bulunduğu yere, zihin yapısına ve dünya umumî gidişatına göre bir yerlere oturtmaya çalışarak neticeye varır.

Böylelerine göre din; aslında liberalizmin bir az ahlaklı olmasını insandan ister. Müslümanlar da mevcut liberal ve kapitalist anlayış ve yaşayışın dışına çıkarlarsa solcu olurlar veya solun etkisinde kalırlar.

Eğer araştırmacımız ırkçı ise dine ırkçılık açısından bakar ve der ki İslâm şu kavmin hakkını vermemiştir ve asla İslâmî hareketler de ırkçılıkla ilgili adil davranamazlar.

Bu marazlı ruh hallerini çoğaltabiliriz. Bunların her birinin söylediklerinde hakikat payı da vardır, gerçek manada İslâm yaşanır hale gelinceye kadar da bu tür anlayış, yanlış, düşünüş ve değerlendirişler olacaktır.

Bir de Müslüman camianın içinde bulunmamış, dini yaşayan ve fakat İslâmî hareketleri zararlı görenler vardır. Onlar İslâmî endişe taşırlar, dinin hayata hakim kılınmasını isterler, dinin ne olduğunu bilirler ama tecrübeleri cemaatleşmenin zararlı olduğunu göstermiştir. Yanlış cemaatleşme ve örgütlenme onları mesafeli olmaya itmiştir. Tenkitlerini sürdürmeye devam ediyorlar, o tenkitleri bazen faydalı da olabiliyor. Onları ciddiye almak ve söylediklerini iyi anlamaya çalışmak gerekir. İtikat olarak, siyaset olarak, toplumsal yapı olarak, genel ahlak kurallarına riayet olarak din bir bütün olarak yaşanmadıkça onların kuşkuları devam edecektir. Fakat bir kusurları var; sorumluluk almaktan ve toplumsal alana çıkmaktan korkuyorlar bunun için çok mazeret bulmaya yatkınlar.

Müslüman camialara katılmış, gençliğinde İslâmî hareketlerin içinde bulunmuş bazılarının yaptıkları da İslâmî hareketi yermek ve artık o devir kapandı diye hüküm belirlemek ve her fırsatta yeni ahvalde İslâmî hareketlere yer olmadığını beyan buyurmak.

Asıl bunlar üzerinde durulması gerekir; bunlar bir merhale yükselerek cemaat ve hareketi aşmış olgunlaşmış insan yüceliğine ermiş(!) zevattır. Akademisyendir, devlet ricalidir, kanaat önderidir, meşhur yazardır, uluslararası itibarı vardır. Cemaat, hareket onlar için geri bir anlayış ve düşünüş biçimidir. Böyleleri İslâmî hareketleri ya uluslararası anlayışa göre anlamak isterler veya mevcut iktidara göre yorumlamak isterler.

Uluslararası ilişkiler açısından hareketleri değerlendirenlere göre; tüm İslâmî hareketler mutlaka beynelmilel bir projenin parçasıdır. Müstakil, bağımsız kendiliğinden hareket eden İslamcı yapılanmalar cemaatlerin olabilme ihtimali yok denecek kadar azdır. Onlara göre İslâmî hareketlerin çoğu bugün için konuşursak. ABD’nin AB’nin kuklası ve İslâm’ı dünya genelinde kötü göstermek için kurgulanmış yapay yapılanmalardır. El-Kaide’den İhvan’a kadar, AKP’den(Ne kadar İslâmî ise)cami derneklerine, yardım kuruluşlarına kadar, hepsinin dolaylı da olsa bağlantıları var. Bu kafa yapısı Esad’ı da haklı çıkarır, HAMAS’ı İsrail yanlısı gösterir.

Vakıadan hareket etmek yerine daha önce çoğu oryantalistler tarafından şekillenmiş bazı ön kabullerle yola çıkarak her şeyi değerlendirirler. Bunlara göre bu devirde İslâmî devlet olma ihtimali çok zayıf, öyle ise İslâm devleti demek veya hilafet düzeni istemek bu şartlarda makul değil böyle olunca da bu tür isteklerde bulunmak veya bu idealleri gündeme getirmek fayda yerine zarar getirir ve arkasında bir emperyalist güç ararlar. Söylediklerin büyük kısmı doğru da olabilir, ama tehlikeli olan durum, Müslümanların ideallerini söndürmek ve kendilerine olan güveni sarsmaktır.

Bazı araştırmacılar da tarafsızlık adına Müslümanları hırpalamayı ve yapıp ettiklerini küçümsemeyi marifet sanırlar, mesela şöyle derler, Müslümanlar dini de tam anlayamazlar çünkü teknik alt yapıları batılılar kadar sağlam değil ve konuları ele alış biçimi sistematik değil. Bunu tefsirden, devlet idaresine kadar yayarlar ve ilim elde etmek için mutlaka batılı normların kullanılması gereğine vurgu yaparlar.

Tarih boyunca Müslümanların geliştirdiği ilim geleneğini öğrenme ve güncelleştirmeyi zaman kaybı sayarlar. Hele bir de Alman ilim geleneğinden gelmişlerse ve Almanca’yı da iyi biliyorlarsa fiyakalarından yanlarından geçilmez.

Müslümanların dışında ilim dünyasına katkı sağlamış olanlardan yararlanmayacak mıyız? Denilse cevabımız ihtiyatlı olmak kaydıyla sonuna kadar yararlanacağız. Yararlanmakla teslim olmak, hayran kalmak farklı şeylerdir.

İslâmî hareketlerde bulunmuş ve elan hareketin içinde olmayan bazı temiz yürekli Müslümanlar da kendi çevrelerinden gördüklerini tüm Müslümanlara teşmil ederek İslâmî hareketleri değerlendiriyorlar. Onlar daha önce içinde bulundukları hareketi dünyanın merkezi addediyorlardı, İslâmî hareket o çevreden ibaretti. Bugün de o hareketin açmazları, yanlışları, geldiği olumsuz yer, takındığı tavır tüm İslâmî camiaya mal edilir. İlim adamı vasfını kazanmış olsa da daha önce de kafasını kuma gömmüştü şimdi de başka bir kum yığınına gömmüş dünyayı gene oradan görme alışkanlığını sürdürüyor. Böyleleri ya kendi grubunu değerlendirsin ve kendi grubunun hastalıklarını dile getirsin veya diğer genel İslâmî çevrelerin de yapıp ettiklerine bakma tenezzülünde bulunsun.

Başka bir açmazda İslâm’ı ve Müslümanları savunma güdüsüdür. Kim ne yanlış yapmışsa onun bedelini ödemesi lazım, bir grubun bedelini tüm İslâmî çevrelere ödetmek adil değildir. Bir grubun yanlışını örtmek için tüm Müslümanları aynı kefeye koymak ve o grubu temize çıkarmak için olmadık hükümler çıkarmak bilimsellik kılıfı geçirilse de ahlakî bir davranış değildir.

Ayrıca geçmişle ilgili değerlendirme yapılırken tarihi düzeltme ve kurgusal tarih icad etme gibi oryantalist yaklaşımlar sergilemek de yanlış olur. Bazı nazik konular anlatılmayabilir, konunun nezaketi ve geçmiş beraberlik veya birinin bulunduğu yeni mevkiini sarsmaması için suskunluk gerekebilir. Hiç olmazsa olmuş bir olayı başka türlü göstermesinler. Kimse bugün bulunduğu yeri tahkim etme adına geçmişi başka türlü gösterme uyanıklığını göstermesin çünkü adı geçen zamanı hep beraber yaşadık eğer bu tarafgirlik, kayırmacılık ve tek yönlü geçmiş bilgilendirmesi yapılmaya devam edilirse işin içyüzünü bilenler istemeden geçmişin kirli yönleri de ortaya koyarlar.

Bir de kendi grubunun hastalıklarını fark ederek o hastalıklardan kurtulan ve bunu aleni yayarak bir daha ötür sakatlıklara Müslümanların düşmemesi için gayret edenler vardır. Onların bu açık ve net muhasebeleri takdire şayandır. Lakin onların da diğerleri gibi bir sıkıntısı var; kendilerini o yanlış gördükleri zaman da arzın merkezine koyuyorlardı şimdi de arzın merkezindedirler. Bu merkeze koyuşun sonucu kendi geçmiş yanlışlarını tüm Müslümanların da geçmişte aynı yanlışı işlediklerini var kabul ediyorlar. Kendi adlarına konuşsalar ve kendi grubun iç muhasebelerini yapsalar daha hayırlı ve daha gerçekçi olur.

Mesela geçmişte ırkçı duyguları biraz fazla idiyse dün tüm Müslümanların da öyle olduğuna inanırlar ve öyle ikna etmeye çalışırlar, dünü değerlendirirken olduğu gibi diğer gruplara bakabilme genişliğini beceremezler.

Sayılan ve sayılamayan nedenler ortada bunlar var diye geçmişimizi nasıl anlatacağız ve İslâmî hareketin aslının nereden ve nasıl geldiğini aslına uygun nasıl öğreneceğiz, dahası tarihe bu nasıl geçecek. Evvela Müslümanlar mahremiyete riayet ederek kendilerini ifade etmelidirler. Mazeretler uydurarak ve kendi grubunun geleceğini kutsayarak bunlar yapılamaz. Adil ve hakkaniyete riayet edeceğiz. Saniyen ciddi bir muhasebe yaparak bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliyiz. Geçmişte yaptıklarımızın hangilerini bugün devam ettiriyoruz, hangilerini artık bıraktık. Bu hususta net olmalıyız. Aksi halde gene alalamalı ve kayırmacı yönlerimiz devam edecek. Salisen erkle münasebetimizin ölçüsünü tam tesbit ve tayin etmeliyiz. Yani Türkiye’de nerde durduğumuzu iyice netleştirmeliyiz, nereye kadar yeni devletin içindeyiz nereye kadar dışarısındayız. Rabian bu üçüncü şıkka bağlı olarak siyasi ve devlet erkinden gerçek manada bir bağımsız kimliğimiz var mıdır? Varsa nasıl ve hangi yol ve yöntemle bunu sürdüreceğiz. Bu son şık işin görünür yeridir, İslâmîliğimiz buna bağlıdır, erke yaslanarak bağımsız İslâmî kimlik ibraz edilemez. Ama varlığını başkasının yanlışına bina etme hastalığından da kurtularak adil olacağız ve iyi olana iyi demesini bileceğiz. Erk iyi işler yapıyorsa bunu da söyleme ve hakkını verme dürüstlüğünü gösterebilmeliyiz. Bunların olabilmesi için kendine özgüvenin olması lazım. Kendinden şüphe eden başkasının yanlışına sarılarak hayatiyet bulmaya çalışır o zaman kendisi yok demektir.

Geçmişi bugüne taşıyamayız, ama geçmişimiz bizimdir. Geçmişimizle övünmek ve bugünkü yanlışlarımızı geçmişimizi idealize ederek örtmeye çalışmak acziyetin ifadesidir. Geçmiş gelenek gibidir, İslâm’a uygun olanlarını kabul eder aynısı uygulayabiliriz, geliştirir ve günün şartlarına uyumlu hale getiririz. Eğrisi ile doğrusu birbirine karışmışsa, o zaman ayıklarız iyi tarafını alır, yanlışlarını terk ederiz. Zararlı ise, zamanı geçmiş ise ve bugün artık işe yaramıyorsa ısrarla bizim geçmişimizdir diye sırtımızda kambur olarak taşıyamayız.

Bugünü değerlendirmek geçmişi değerlendirmekle aynı değildir, bugün yaşıyoruz ve her an başka başka şekilde ve yöntemle İslâmîliğimizi sürdürebiliyoruz bu sayılanların hepsi ihtimal dahilindedir. İslâmî gruplar, İslâmî hareket, dününü devam ettiriyorsa dünüyle bağlantısını kurarak ve bugün ile dün arasındaki farkları görerek ancak sağlam bir değerlendirme yapılabilir. Bunun için masa başı çalışmasıyla bu sağlanamaz, önce geçmişine bakılır, varsa yazılı metinlerine bakılır veya haklarında yazılanlara bakılır, içinde bulunduğu o zamanki şartlara vukufiyet kesbedilir, en önemlisi bugün nerede duruyor ve bugününü bizzat ilk elden öğrenilir ve çalışma bu merhalelerden geçirilerek yapılırsa sahici olur.

İslâmî hareketlerin bugünün dünyasında ne ifade ettiğini uluslararası ilişkilere bakarak değerlendirmek ehemmiyet kazanmıştır. Bu sadece hareketler için değil devletler için de geçerlidir. Bir devlet iç işleyişte İslâm’ın ahkamını uygulayabilir ama dış dünyada bağımsız davranamıyorsa İslâmîliği gerçekçi değildir. Hareketler de öyledir, kendi iç işleyişinde İslâm’a riayet eder ve fakat yapıp ettikleri İslâm’ın ve genel olarak Müslümanların aleyhine ise o harekete İslâmî demek doğru olabilir mi?

1 Ağustos 2012  / Timeturk 

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

İşi Vaktinde Yapmak
                          ...
Leylek ile Kırlangıç Hikayesi
(6 Temmuz 2018, Cuma) Leylek ile kırla...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (6)
(8 Haziran 2018, Cuma) Yeni Modernliğe...
Şevşevık(*)
                          ...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (4)
(18 Mayıs 2018, Cuma) Kavimler Arası ...
Yeni Modernlik ve İslamlaşma (5)
(25 Mayıs 2018, Cuma) Hakikatin Ortaya...
Yeni Modernlik ve İslâmlaşma (2)
                          ...
Yeni Modernlik ve İslâmcılık/İslâmlaşma
(27 Nisan 2018, Cuma) Bu topraklarda ...

Kimler Sitede

Şu anda 18 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 474
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2373626
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >