Röportaj/Hasan el-Benna ve İhvan-ı Müslimin Sempozyumu PDF Yazdır e-Posta

Röportaj/Hasan el-Benna ve İhvan-ı Müslimin Sempozyumu            (29 Haziran 2012, Cuma)

 Genelde bu son dönem Ortadoğu’da meydana gelen halk ayaklanmaları, Arap Baharı,  tarihin uyanışı, Ortadoğu intifadası gibi farklı ve çelişkili bir biçimde tanımlanıyor.  Fakat ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın değerlendirmelerin merkezinde olan yapılardan bir tanesi İhvan-ı Müslimin. İhvan-ı Müslimin de kurulduğu yıllardan bu yana Mısır yönetimi altında kimi zaman meydana çıkarak, kimi zaman geri çekilerek, kimi zaman tümüyle yeraltına inerek de olsa varlığını devam ettirmiş bir yapı.  Son gelişmeler üzerinden hareket edildiğinde İhvan Mısır’da neyi hedefliyor şu an itibariyle? Öncelikleri nedir şu an itibariyle?

 

İhvan/Müslüman Kardeşler Mısır’da büyük bir hareket ve güçlü siyasî desteğe sahiptir. Onlar adına konuşmam net bir şey söylemem doğru olmaz, ama benim gördüğüm intibaım biraz da Hasan el-Benna ve İhvan-ı Müslimin Sempozyumu dolayısıyla farkına vardığım şey İhvan’ın merkezi Mısır’dır ve bütün İhvanın politikaları, dünyadaki kendilerine birebir bağlı olan yerlerin politikaları Mısır’daki merkez tarafından belirleniyor. Zaman zaman da diğer kanatlar, diyelim Suriye gibi, Lübnan gibi yerlerde İhvanın merkezi kararlarından dolayı sıkıntıyla da karşılaşıyorlar. Bazı ülkelerde daha güçlüler, Mısır’a dolayısıyla genel merkezin yönlendirmesine ihtiyaçları eskisi kadar yok. Mesela, Ürdün öyledir, Sudan öyledir, hatta Tunus da öyledir, ama mesela, Suriye İhvanı öyle değil, Suriye İhvanı yıllarca yurtdışında kaldığı için teşkilatlanmasını tamamlamış, ama kendi maddi kaynakları, örgütlenmeleri Suriye’de o kadar rahat olmadıkları için büyük ölçüde Mısır’a daha fazla bağlıdır.

Genel anlamıyla Mısır İhvanı genel merkeziliğini koruyor. Ortadoğu’daki gelişmelerde, siyasette de Mısır İhvanının çok önemli bir önceliği ve faikliği vardır.

 

Peki,  Hüsnü Mübarek iktidarının devrilmesi sonrasında çok farklı partileşme sürecine gelecek olursak, farklı partiler adı altında İhvandan kopmalar oldu. İhvan’ın karşılaştığı sorunlar kendi içinde farklılaşmaları daha da arttırır mı?

 

İhvan’rın kurulduğu günden bugüne kadarki seyrine baktığımız zaman, İhvan kurulduğu günkü tarzı doğrultusunda bir siyaset de gütmüyor. Neticede bir tarihi süreçtir, zaman ve zemin mecburen bir farklılık getiriyor. İhvan da diri, hareketli, organik bir yapı, dolayısıyla çok değişikliklere uğruyor. Her siyaset değişikliğinde kopmalar, karşı çıkışlar da oluyor. Mesela bugün Afganistan’da cihat edenlerden el-Kaide’nin içinde olanların büyük bir kısmı neticede İhvan kültürüyle yetişmiş insanlar. Sudan gibi, Tunus gibi daha yumuşak siyaset yürüten yapıların temelinde de İhvan vardır. Bu açıdan bakılınca dünyada yekpare İhvan var demek de zor, farklılıklar var. Bu şu andaki Mısır İhvanı içinde geçerlidir, yani bütünüyle karar alıp şunu uygulayacağız diye bir şey de yok gibi, fakat genel siyasete Mısır’da İhvan mensupları uyuyorlar. Bir de dış dünyanın şartları İhvan’ı bazı noktalarda zorluyor. İhvan neticede kendini Mısır’ın varisi ve Mısır’ın sahibi gibi görüyor. Mısır’ın sahibi gibi gördüğü için de çok “radikal”, “devrimci”, “kırıp döken” bir siyaset de yürütemiyor. Onun için bir bakıyorsun uzlaşmaya gidiyor, bir bakıyorsun başkalarıyla anlaşıyor, kendi ilkelerinden taviz veriyor, verir gibi görünüyor. Ne kadar verdiğini de zaman gösterecek, ama burada da ben şunu görüyorum: İhvan kendisini o ülkenin gerçek sahibi gibi görüyor ve ülkenin çok zarar görmesini de istemiyor. Ben geleyim de ülke ne olursa olsun demiyor, kırıp dökmeden geleyim diye bir yaklaşımı var. Burada da görebildiğim kadarıyla Türkiye’nin de yönlendirmesi vardır, etkisi vardır.

 

Şu anki siyasetinde mi etkisi var Türkiye’nin?

 

Evet, şu anki siyasetinde,  ülkenin yeni yapılanmasında Türkiye’nin büyük bir etkisi vardır. Mesela, Suriye İhvanının çok açık söylediği bir şey var, diyorlar ki, biz çok öne çıkmak istemiyoruz, bütün Suriye muhalefetini bünyemizde toplamak istiyoruz. Bu Türkiye hükümetinin de bizden istediği bir şeydir diyor. Çok öne çıkmayın,  dünya sizin üzerinize odaklanmasın, bütün halkı katın. Bu böyle olunca da İhvanın; Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh gibi o radikal çözümden geri döndüğü veya birileri tarafından saptırılmış olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Bu tespitler ne kadar doğrudur veya gerçekliği var mıdır, bu tür soruların cevabını zamanla öğreneceğiz.

 

Bu İhvan'ın bütün dünyada   “yapılarının “ olmasından mı kaynaklanıyor?

 

Tam olarak değil ama şunu unutmamak lazım: İhvanın etkilediği İhvana bağlı olmayan dünya Müslümanları da var. Türkiye de buna dâhildir, hepimiz etkilenmişiz. Amerika’dan İran İslam devrimine kadar uzanan bir etki. Mesela Hamaney tercümeler etmiş Seyyid Kutup’tan, böyle geniş bir etki alanı var. Dolayısıyla İhvanın şu anda bütün dünyada bu kadar yaygınlaşmasında tek tip olmayışının da etkisi vardır.

 

İhvan gerek hareket olarak gerekse düşünce dünyası bakımından bütün Müslümanları etkiledi. Onu biraz sonra da konuşacağız. Bir de farklılaştırma tavrı var. Mesela Gannuşi sürgünden ülkesine dönerken kendisini İhvandan ayrıştırmaya çalıştı. İhvan’la çok farklı yerde durduklarını anlatan önceki yazılarında da var bu. İhvandan etkilense bile bir dönem sonra herkes kendi özerkliğini ilan etme veya farklılaştırma süreci içerisine de giriyorlar. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

 

İhvanın temel anlayışında bu vardır. Genel ilkesinde bu vardır. Başka ülkelerde hareket edenlere bir serbesti alanı tanıyor, düşüncesinde bu yerelliğe vurgu da var. Tamamen kopuk değil, ama tümüyle Mısır gibi değil. Mesela diyelim, şu anda Suriye’de bir sıkıntı var. Esad’ın zulmü var. İhvan kökenli Müslümanların orada direnişin merkezini oluşturduğu kanaatini taşıyorum, öbürleri tali derecededir İhvan’a bağlı olmayanlar, Esad’a karşı savaşanlar içinde azınlıktadır.  Tabii burada İran faktörü var dolayısıyla Esad’a maalesef politikaları gereği destek oluşları var, ama İhvanın tavrına bakıyorum, Mısır merkezli bir politika güdüyor. Bu Suriye’deki İhvanı da sıkıntıya sokuyor. Hâlbuki daha bağımsız hareket etse, Mısır’ın şartları başka, Suriye’nin şartları başkadır. Mısır’ın İran’a ihtiyacı da yoktur. Çünkü Mısır bulunduğu yer itibariyle İran’dan uzak kendi içinde İslami açıdan mezhep sorunu yok, böyle bir ülkenin İran’a karşı politika üretmesi da rahattır. Kafa da tutabilir, dışlayabilir de, ama Suriye bu kadar rahat değil, çünkü Suriye’nin şartları başkadır. Burada İhvan mesela Gannuşi’ye tanıdığı özerkliği veya serbest hareket etmeyi Sudan’da Hasan Turabi’ye tanıdıklarının, bir benzerini Suriye’ye de tanısalar Suriye İhvan’ı daha rahat eder. Üstelik bu daha akıllıca bir siyaset olur.

 

İhvan bütün Arap ülkelerinde örgütlü mü?

 

Yalnız Suudi Arabistan’da resmi kuruluşu yok, yasak, İhvan yasak, Suud’da yasak.

 

Şu an hâlâ yasak mı?

 

Evet, resmi bir örgütlenmesi yok.

 

Türkiye açısından baktığımızda 1960’lardan itibaren İhvan literatürünün Türkiye’ye intikal süreci var. Peki, buna rağmen mesela, Türkiye’de  İhvan etkisinde bir yapı oluşmamış. Bu önemli…

 

Yok, zaman zaman gidiş gelişler oldu, ama resmi bir temsiliyet oluşmadı.

 

Genelde eserlere sınırlı kalan bir etkilenme durumu var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Bir kere Türkiye’nin yapısı farklı, Türkiye hem doğuyla, hem Batıyla, hem İslam’ın içindeki farklı düşüncelerle içiçe olan bir ülkedir. Onun için saf tek bir düşünceyle Türkiye’de herhangi bir İslami hareket yürümez. Yani İhvan neticede Ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışı bulunan ve biraz Selefi ağırlıklı bir düşünceyle yol alan bir hareket. Türkiye’nin ana hatlarıyla imparatorluk bakiyesi olması dolayısıyla bütün İslam anlayışlarını bünyesinde toplama gibi bir tarafı vardır. Bunun yanında İhvanı da sever, okur, belki de dünyada en çok sevdiği, benimsediği İhvan düşüncesidir, ama ona da tam ram olmaz. Faydalanır, işine geleni alır,  zaten öbür türlü toplumda yer edinemez. İhvanın, İhvan düşüncesinin, düşünürlerinin hepsini tüm söylediklerini kabul etme diye bir anlayış Türkiye’de oluşmadı. Seyyid Kutub da buna dâhildir. Bir Mısır’ın kendi coğrafyasının özel şartları dolayısıyla oluşmuş bir düşünce, tavır, tarz vardır, bir de hakikaten nasslardan gelen bir duruş vardır. Nassları sahiplenmekle Mısır’ın şartlarından dolayı takınılan tavrı sahiplenmek aynı şey değildir, zaman zaman Türkiye’de böyle bir karıştırma, bir yanlış yola girilme oldu, ama neticede Kur’an ve sünnetle direkt ilgili düşünce başka bir şeydir, Mısır’ın şartlarında oluşan o karşı çıkış başka bir şeydir.  Artık Türkiye insanı yavaş yavaş bunun da farkına vardı, dolayısıyla da İhvanın bence şu anda geldiğimiz yer itibariyle ümmet için faydalı olan, hayırlı olan tarafını rahatlıkla Türkiye insanı alıyor, ama Mısır’a ait, Araplara ait, kendi örfleri, ırki özelliklerine ait olan tarafını da yavaş yavaş ayıklıyor. Bu da hayırlı bir şey, öbür türlü olsa, buradan direkt Mısır’daki İhvana bağlı bir hareket olsa Türkiye’de siyaset üretebilmesi mümkün olmaz. Çünkü kim ne derse desin bu ulus devletlerin getirdiği bir kendi etrafını örme vardır, kökü dışarıda diye bir yafta yiyen her hareket sonunda kaybeder.

 

Bir de aşağı yukarı en azından öğrenciliğinizden beri çeviri süreçlerini yakından biliyorsunuz. İhvanın ilk eserlerini Türkiye tercüme edenlerden bazı kişilerle arkadaşlığınız var. Bu çeviri süreçleri hakkında epeyce şeyler söyleniyor. İhvanın ve İhvan literatürünün Türkiye’ye intikali konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Şimdi şöyle bir şey var, İhvanın kitaplarını Seyyid Kutup’un şahadetinden hemen sonra zaten 1967’lerde filan Türkiye’ye intikal etti. Dergi olarak ilk yayınlayan Hilâl dergisi oldu. Seyyid Kutup’un şahadetinden bir sene sonra Hilâl dergisi Kutup özel sayısı çıkardı. O zaman Rabıtatülalemil İslâmî’yle Hilâl dergisi çevrisinin ciddi bir irtibatları vardı. O zaman da Suudi Arabistan’la Mısır arasında bir siyasi sürtüşme vardı. Mısır’da Seyyid Kutup’un eserleri, İhvanın eserleri yasakken Suudi Arabistan Seyyid Kutup’un eserlerini yaygınlaştırdı. Bu iki devletin siyasi ihtilafından Seyyid Kutup’un ve İhvan kitaplarının dünyaya yayılmasına büyük katkısı oldu. Hilâl dergisi de onlarla yakın olduğu için bir yerde onu Türkiye’ye taşıdı, ama sadece o değil, Fikir yayınları, Sezai Karakoç’un Diriliş’inde vs. İhvanın kitaplarını gündeme getirdi ve tercümeleri bu şekilde başladı. Başlayınca da Türkiye’de siyasi ve toplumsal anlamda bir farklılaşma meydana geldi.  Türkiye’deki İslami mücadelenin kendi seyri içerisinde 1969’dan sonra Milli Türk Talebe Birliğinde Burhanettin Kayahan’ın genel başkan olmasıyla ülkücülerle, ırkçı Türkçülerle yollarının ayrılmasıyla bir İslami siyaset Türkiye gündemine de gelmiş oldu. Arkasından Necmettin Erbakan’ın siyaset sahnesine çıkması da bunu pekiştirdi. Böylece Türkiye’de de bir siyasi İslami ortam oluştu. Bu siyasi İslami ortam da kendine bir dayanak, bir yer aramaya çalıştı, kök aramaya çalıştı. Bu çağın problemlerini bilen, bu çağla hesaplaşmaya çalışan İhvanın eserlerini buldu önünde ve var gücüyle sarıldı ona ve bu da çok hayırlı oldu bence. Pek çok şeyi yeni baştan düşünmemize, tekrar gözden geçirmemize, nasslara dönmemize, dini asli şekliyle öğrenmeye ve yaşamamıza vesile oldu. En azından Milli Görüş çizgisi için bu böyledir, belki bu Hizbu’t-Tahrir dolayısıyla başka çevrelere başka etkileri de olmuştur, ama bu Türkiye’nin ana İslami gövdesi olan Milli Görüş çizgisine bu tercümelerin böyle büyük bir katkısı oldu. Tabii en başta “Fi Zilali’l-Kuran”ı saymak gerekecektir. Onun etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur.

 

Genelde 1960’ların ikinci yarısından itibaren yapılan bu çevrilerin diyelim ki, Türkiye bir taraftan İslâmlaştırılırken bir taraftan da kendisine yabancılaştırdığı dile getiriliyor. Mesela, diyelim bu dönemde çevrilen İhvanı literatür olsun ya da Cemaat-i İslami’yle ilgili metinlerde tartışılan bazı şeylerin daha derinlikli olarak İkinci Meşrutiyet devri İslamcıları tarafından tartışıldığına ilişkin yaklaşımlar ortaya konuyor. Böyle bir eleştiri getiriliyor, yani burada esasında bir tür “millici” bir zeminden hareket edilerek neredeyse bu tercüme süreçlerinin  hasılası olan eserlerin/birikimin tümünü olumsuzlayan bir arka plan var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Bu kısmen doğrudur, yani kısmen doğrudur dediğim hakikaten 1908’li yıllarda o zamanki İslamcıların tartıştığı konuların daha derinlikli olduğu bir vaka, ama o zamandan kalan problemleri tartışıyorlar. Yani 1950’li, 1960’lı yılların problemlerini İslâmi açıdan İhvan tartıştı. Dolayısıyla bizim günümüzün diliyle konuştuğu için cezp etti bizi. Bu isimler kapitalizme karşı çıktılar, sosyal adalet dediler, demokrasiyi tartıştılar, Darwinizmi konuştular, psikolojik harbe karşı kendilerini ifade ettiler. Bir şey daha var, İhvanın bir avantajı var, İhvan aynı zamanda bir kurtuluş hareketidir de Mısır’da, yani İngilizlere karşı, yerli despotlara karşı bir kurtuluş hareketidir. Türkiye’de de tersi olmuştur, yani Cumhuriyet kurulunca bütün geri kalışımızın, başkası tarafından işgal edilişimizin sebebi de İslam addedilmiştir Cumhuriyet elitleri tarafından. Öte yandan İhvan’ın, İslam’a sarılırsanız bağımsız olursunuz, kişiliğinizi bulursunuz, emperyalizme karşı durursunuz şeklinde bir anlayışı var genel kabulü açısından. Türkiye’de bize yutturulan şey; yani biz Müslüman olduğumuz için işgal edildik, Müslüman olduğumuz için geri kaldık, İslam’dan kurtulursak dünyada yerimizi alırız ve idame-yi hayatımız daha rahat olur diyen ucube bir yaklaşımdı. Bu iki anlayış arasındaki fark bu ruh hali, İhvan’ın benimsenmesine vesile oldu. İhvan’ı daha meydan okuyucu, daha karşı koyucu, daha kendinden emin bir zemine yerleştirdi, meşrutiyet dönemi İslamcıları ise bir mazeret uydurma, bir kendini başkasına kabul ettirme psikolojisi vardı. Bu iki psikolojiyi karşılaştırdığımız zaman İhvanın o psikolojik zemini bizi daha diri tuttu ve o da aslında İhvanın eserlerinin yaygınlaşmasına katkısı oldu. Belki Seyyid Kutup’un söylediklerini Mustafa Sabri Efendi de söylemiştir. Tarihin derinliklerinde çok şeyi insanlar söylemiştir, ama Seyyid Kutup bugünün diliyle o zamanki Mısır yöneticilerine karşı dik durarak haykırdığı için, Amerika’ya kafa tuttuğu için, emperyalizme kafa tuttuğu için, NATO’ya kafa tuttuğu için bizi cezp etmiştir, ama 1908’li yıllarda bu problemler yoktur. Orada bizim İslamcılar Osmanlı Devletinin bekası gerekir mi, gerekmez mi ve o tür şeyler daha ağırlıklıydı. Dolayısıyla İhvan bugünün diliyle konuştuğu için, bugünün problemleriyle uğraştığı için biz de bugünü yaşıyoruz, yaşadığımız için de bizi cezp etti. Tabii bu süreç beraberinde ilk olmanın getirdiği bazı yanlışları da meydana getirdi. Bu da doğru, az önce de söyledim, biz hangisinin nassa, hangisinin İhvana, daha doğrusu Mısır’a ve yerel şeye ait olduğunu tefrik etmeden her şeyi İslam gibi gördük, sonra yavaş yavaş bunu ayıkladık. Mesela, bizde Türkiye’nin “milli” menfaatlerini savunmak çok hoş karşılanmazdı İslami camiada, ama bakıyorsunuz Seyyid Kutup, Hasan el-Benna milli iktisat politikasından bahsediyor, toprak reformundan bahsediyorlar Mısır’da yani ülkenin meselelerini sahipleniyorlar, somut olarak tartışıyorlar, ama bizde bu yok. Bunu söylediğin zaman bir nevi devletin/sistemin içine girmiş addediliyorsun ve İslamcılara/İslamcılığa halel geliyor. Bu tür yanlış anlayışlar oldu.

 

Burada Mustafa Sabri örneğini verdiniz.  Benim aklıma Sait Halim Paşa’nın makaleleri geliyor. Müslüman dünyanın batıdan farkı üzerinde duruyor. Fakat bunlar kitleler tarafından bilinmeyen “elitist” düşünceler olarak önümüzde duruyor. Lakin Seyyid Kutup öyle değil. Kitleler açısından veya İslami çevreler açısından baktığımızda Seyyid Kutup adını duyduklarında kurdukları cümlelerle Sait Halim Paşa adını duyduklarını kurabilecekleri cümleler arasında büyük bir fark vardır. Çünkü Sait Halim Paşa o kadar bilinmez. Bir de geçmişte kalmanın getirdiği  “unutulmuşluk” da var. Ne dersiniz?

 

Bir şey daha var burayla ilgili benim söyleyeceğim, aslında İslâmcılık Türkiye’de bir nevi İslâmi kimliğini ibraz etme göstergesi olarak tezahür ediyor. Kimlik ibraz etmeye başladığınız zaman yumuşak geçişler, makul şeyler çok sizi tatmin etmez. Karşı tarafa geçersiniz, çok net tavır koyarsınız, ayrıştırırsınız, kendinize bir yer edinirsiniz, karşı tarafı da başka tarafa koyarsınız. İhvan bunu fazlasıyla yaptı. Seyyid Kutup’un bilhassa işte o cahiliye anlayışı, cahiliye toplumu, yerli despotlarla mücadele tarzı biraz da bizim ahvalimize uygun, bize siz de böyle olursanız kimlik kazanırsınız, sizin ayrı bir özerk kimliğiniz olur, karşı tarafa karşı kendinizi öyle kabul ettirirsiniz, bir kimlik sahibi olursunuz. Bu da bizi çekti bir yerde, bu ilkin getirdiği dediğim gibi yanlışlar, sivrilikler tabii ki olmuştur, normaldir de. Zamanla rayına oturur, oturmuştur da.

 

İhvan dünyayı etkiledi dedik, bu etki sadece Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerle sınırlı değil, batıda yaşayan Müslümanları da bir anlamda etkiledi. Bu anlamda 20. yüzyılın küresel diyebileceğimiz İslâmi figürlerinin neredeyse tümü  İhvan kökenli, Cemaati İslami de var, ama mesela biz Türkiye ölçeğine baktığımızda 20. Yüzyılda, son dönemdeki bazı  isimleri saymazsak Türkiye İslâmcılığı yerel bir İslâmcılık olarak kaldı. Misak-ı milli içinde sınırlı kaldı. Burada yazılan eserler İngiltere’de, Fransa’da ya da Amerika’da yayınlanmadı…

 

Doğru, İhvan temsilciliklerinin bu küreselleşmede etkisi oldu. Burada Türkiye açısından şunları söylememiz lazım. Burada bu topraklarda cumhuriyet kurulunca, taze(!)devlet dış dünyaya bana karışmayın, ben sizin bundan sonraki işleyişinize çomak sokmam, ben de burada yaşayayım diye böyle adı konulmamış bir mutabakat oldu, ama İhvan öyle değil, İhvan hem İngilizlere meydan okuyarak, hem de kendi yerel idarecilere meydan okuyarak işe  başladı. Bu meydan okuyuş dünyada ezilen bütün insanları cezp etti. Diyelim Fransızlara karşı ezilen insan da bu sese kulak kabarttı, Amerika’daki de buna kulak kabarttı, Afganistan’da Torabora dağlarında Rusya’ya karşı savaşanlar da buna kulak kabarttı. Çünkü ayrı bir İslami kimlik, kendine ait bir kimlik vardı. Bizim Türkiye’deki olan şey, Cumhuriyetle aramıza bir inkıta, kesinti meydana geldi. Bu ülkede yapılan harf inkılâbı, kanun değişikliği, batı medeniyet dairesine girişimiz bizi- her ne kadar bazıları çokça gündeme getirdi, köprü geleneğimiz var falan diyorlarsa da- o köklü İslamî gelenekten, İslamın ana kaynaklarından kopardı. Az önce de sohbet arasında konuştuk, biz artık Elmalı’nın tefsirini sadeleştirerek okuyoruz, böyle bir köksüzlük dünyaya yayılamaz, ümmetten kopan düşünceler yayılamaz, ama biz mesela, Osmanlı’nın bakiyesi olarak Osmanlı’nın mirasını devam ettirseydik o zaman belki dünyaya çok daha fazla sesimiz ulaşabilirdi. Bu yönüyle ulaşmadı. Bir de İhvan Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra oluşan boşluğu; hilafetten kalan boşluğu kendi yeni teşkilatıyla onu doldurmaya çalışıyor şu an. Sanki onun yerine belki böyle bir niyetle yola çıkmamış, ama onun yerine ikame edilen bir düşünce gibi de geliyor İhvan düşüncesi. Çünkü Hasan el-Benna mesela, bir yerde şöyle diyor: “Birinci Dünya Savaşı şunun bunun için yapılmamıştır, Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’yı ortadan kaldırıp, ümmeti başsız bırakmak ve sömürmek için yapılmış bir harekettir.”

Osmanlı ortadan kaldırınca bir boşluk doğuyor, bu boşluğu İhvan kapatıyor. Dolayısıyla İhvan'ın dünyaya bakışı, bilgilenme biçimi, hesaplaşması bir nevi hilafetin nasıl dış dünyaya karşı İslâm’ı koruyorsa böylece İslam’a yönelen bütün saldırıları İhvan bir nevi cevap veriyor. Sosyalizme karşı cevap veriyor, kapitalizme karşı cevap veriyor, sömürgecilere karşı cevap veriyor, psikolojik baskılara karşı cevap veriyor, oryantalistlere cevap veriyor. Böylece kendini bir nevi İslâm’ın temsilcisi gibi görerek bir hareket, ortaya koyuyor, teşkilatlanmalarını da buna göre kuruyor. Bunu çok akıllı bir şekilde yaptığından bu da ister istemez dünyaya yayılıyor.

 

Hasan El Benna’nın, Menar’la, Reşit Rıza’yla da bir ilişkileri var. Ama Reşit Rıza Abduh gibi daha teorik boyutta kalan bir  anlayışa sahip, Hasan el Benna ise pratik yönelimli. Bu açıdan nasıl bir farklılığı var El-Benna’nın?

 

Benna onu söylüyor. Diyor ki, bu üstatların söyledikleri doğrudur, ama pratik karşılığı yoktur ve benim görebildiğim Hasan el-Benna, Afgani’deki İslam birliği/ümmet fikrini, Abduh’taki o kadro yetiştirme ve ıslahat önderleri yetiştirme çabasını, arkasından da Reşit Rıza’nın yaygın eğitime ve basına verdiği özel ihtimamın yanına bir de toplumsal bir taban ilave etti. Bunları var kabul etti, bunların pratiğe uygulanabilmesi için de bir ete, kemiğe bürünmesi lazımdı bunların, bu da bir teşkilatla yapılanmayla olabilecek bir şeydi. Hasan el-Benna bu yapılanmayı kurdu, o üstatların söylediklerini hayata indirgedi.

 

O zaman İslamcılığı bir tür elit hareketi olmaktan çıkarttı.

 

O ayrı, bu elit değil manasında da söylemiyorum, ama hakikaten pratize etti. Çünkü İsmailiyeye gitti, baktı ki Süveyş Kanalı dolayısıyla oradaki halkı köle gibi görülüyorlar, ümmetin bütün varlıklarına el konulmuş. Böyle bir yerde güç kuvvet olmadan, halk tabanı olmadan, örgütlenme olmadan karşı koyamayacağımızı anladı Hasan el Benna, sadece adam yetiştirmekle olmadığını gördü ve teşkilatını da bunun üzerine bina etti. Bu büyük tehlikeyi gördüğü için de küçük iç ihtilafların hiç birine de girmedi. Ne tarikatçılarla kavga etti, ne Ezher ulemasıyla kavga etti, ne yerli örgütlerle, hiçbirisiyle cedelleşmedi. Baktı, dedi ki, ben bu alanın dışına çıkıyorum. Bu alanın dışına çıktı, başka örgütlenmeler yaptı, halka gitti, kahveye gitti, dinden imandan haberi olmayan yerlere gitti ve böylece yayıldı. Dolayısıyla o entelektüel birikimin üstüne bunları bina etti.

 

Bu teori ve pratik meselesini konuşmaya devam edelim: Mesela Osmanlı İslamcılığıyla birlikte de düşündüğümüzde önemli bir şey var. Diyelim ki, Sait Halim Paşa olsun, diğer isimler olsun ya da Mehmet Akif örneğini düşünelim, hakikaten onların düşünce anlamında yakaladıkları, farkına vardıkları çok değerli farklılıkları var, ama toplumsal taban ya da en azından bütün örgütlü hareket anlamında fazla bir katkıları yok. Mehmet Akif’in de Mısır’a gittiği yıllar aşağı yukarı İhvanın da şey olduğu yıllar, bir anlamda hani topluma dönük olması ve taban bulması, bu anlamında şunu soracağım. Genelde özellikle Türkiye’de nurcu kökenli değerlendirmelerde ya da nur hareketi odaklı değerlendirmelerde İhvanla Sait Nursi hareketi arasında bir bağ kuruluyor. Buna nasıl bakıyorsunuz?

 

Sait Nursi’nin kendisi diyor ki, benim İttihad-i İslam’daki üstatlarım, işte Mısır müftüsü Abduh’tur, işte Yavuz Selim’dir, Namık Kemal’dir, Ali Suavi’dir. Yani bunların hepsini yan yana getirdiği zaman Said Nursî tarz İslamcıların düşünce yapılarının çok net olmadığını, kafa karışıklığı içinde olduğunu görüyorsun. Yani Muhammed Abduh’la Namık Kemal’i yan yana getirirseniz, ikisini de üstat edinirseniz biraz ondan bulaşır size, biraz bundan size bulaşır. Dolayısıyla Sait Nursi’nin bu İslami mücadelesi, İslamcılığı daha Türkiye’ye ait daha dar, daha yerel mevzi bir şeydir. Yani onun dili İhvan dili değildir, ufku o manada geniş değil, yani bütün ümmeti kapsamıyor, dar. Her ne kadar “Uhuvet Risalesi”ni yazsa da öyle bir iddiaları da çok yerel ve ırksal bir koku taşıyor. İhvan uluslararası sistemle hesaplaşma üzerine bina edilmiş bir harekettir. Bunu Seyyid Kutup’ta, Abdulkadir Udeh’te, Hasan el Benna’da çok açık görüyoruz. Risale-yi Nur’un temeli kendi sistemi ile uzlaşma, uyuşma üzerine bina edilmiş bu ruh hali uluslararası sistemle uzlaşmayı beraberinde getirir. Bu ikisinin etkileri de aynı olmayacaktır, yöntemleri de aynı olmayacaktır. Neticede ikisi de Müslüman oldukları için bittabi benzer şeyler konuşacaklardır, benzer şeyleri söylüyorlardır. Zaman zaman mesela risaleleri okuduğun zaman bir bakıyorsun Fizilal’le çok benzerlikler de görüyorsun, ama kalkış noktaları, hedefleri çok farklı. Farklı olduğu için de etkileri de farklı olmuş demektir. Yani Risalenin bugün Nur hareketinin, Risale demeyelim de, Fethullah Gülen’in geldiği yer itibariyle uzlaşma üzerine bina edilmiştir. Artık Türkiye’yi de aştık, uluslararası uzlaşma zemini üzerinde hareket eden bir siyaset, ama İhvana bakıyorsun, şu anda işte Arap baharının da temeline bakıyorsun bir meydan okuma, dönüştürme, İslamlaştırma politikası üzerine bina edilmiş bir siyaset.

 

Biraz önce konuştuk, hani buradan eğer diyelim ki, İhvan için bir tür entegre olma durumu olursa, inşallah olmaz, ama böyle bir durum olursa bu sefer diyelim ki, Nur Hareketinin tezlerinin de doğrulanması gibi bir şey olmayacak mı?

 

Yani eğer İhvan da o Nur hareketi gibi uzlaşırsa uluslararası sistemle, o zaman İhvan bütünlüğünü koruyamaz ve İhvan parçalanır. Bir kere İhvanın aldığı kültür, bilgi birikimi altyapısı o tür şeylere çok müsait değil, ama bittabi ki görüşmeler olur, anlaşmalar olur, ama teslim olma meselesi başka. Ben İhvanın kolay kolay teslim olmayacağına inanıyorum. Olursa da kendini kaybeder. Yani o zaman İhvanın içindeki başka gruplar öne çıkar ve ana gövde zarar görür. Bir şey daha, İhvan /Hasan el-Benna önce fert, aile, toplum işleyişi sonra devletin İslamlaşması temeli, merkezi budur, ama bugün gelinen yer itibariyle, İhvan yeni bir şey daha ilave etmek durumundadır, bu ilişkilerin uluslararası plana çıkarılması lazım. Yani siyaseten de bir İslami siyaset gütmesi lazım, İhvanın bundan sonra yapacağı şey dünyaya yeni bir İslam siyasetini gütmesi lazım. Yani küresel kapitalizm ve sosyalizm dışında yeni bir dünya görüşü. O zaman İhvan bir değer kazanır, değilse geriler, çöker.

 

20. yüzyılın içerisinde İslâmcı hareketler, kültürel İslâmcılık dediğimiz noktada gösterdikleri başarıyı yani birey, bireyin inşası, diyelim ki belli meseleleri gündeme getirme noktasında gösterdikleri başarıyı siyasete taşıyamama gibi bir başarısızlıkla karşılaştılar. Bu aşağı yukarı 20. yüzyıldaki bütün hareketlerin hemen hepsinin sıkıntısı. Yani diyelim ki, Türkiye ölçeğinde de baktığımızda İslâmcı yazarların kültürel alanda başarılı olduklarını ama aynı başarıyı siyaseten bir örneklik sunabilme noktasında gösteremediklerini görüyoruz. Hakeza Pakistan olsun, Cemaati İslâmi örneği de aynı şekilde hiçbir şekilde şey olmadı. Afganistan öyle, İran örneği öyle, böyle bir durum var. Siyaset noktasında niçin başarılı değil İslâmcılık?

 

Bu tabii her ülkenin kendi imkânlarına göre değişebilir bir şeydir, ama o dediğiniz bütün dünya Müslümanlarının öyle bir açmazı var. Burada biraz İran bizi umutlandırdı, ama maalesef 30 sene sonra geldiği yer itibariyle de ben kendi adıma o umutlarımın bir kısmını da kaybetmiş durumdayım. Yani İran dediğiniz tarzda, manada dünyaya İslam siyaseti budur diye bir siyaset güdemedi. İktisadi olarak güdemedi, idari olarak güdemedi, kendi etrafındaki ülkelerle ilişki bazından güdemedi, yani o sırasını bir nevi harcadı gibi veya kaybetti gibi geliyor bana. Türkiye gibi ülkelerin bunu yapması daha zor, Türkiye’nin dünya Müslümanları içerisinde özel bir yeri var, onu kabul ediyorum, ama Türkiye’nin bilgi birikimi, altyapısı, sistemi o dediğimiz ayrı bir bağımsız siyaset gütmeye müsait değildir. Türkiye neticede NATO ülkesidir, uluslararası camiada bir mesuliyetleri vardır, onları icra etmekle mükelleftir. Bir de İslam dünyasının maddi imkânları da henüz o dediğimiz siyaseti güdecek kadar reel değildir. Yani askeri gücü, ekonomik gücü. Bundan önce İslam dünyasının en önemli problemi halkıyla idarecileri arasındaki boşluğun, farklılığın kalkması lazım. Birinci merhale bu olursa, yani herkes kendi ülkesindeki despotları, tiranları bertaraf edip halkıyla barışırsa, bu belki o dediğiniz dünya siyasetine yön verme veya dünya siyasetine yer edinme için ilk adım olabilir. İkinci bir şey, İslam ülkelerinin hepsinin ortak bir siyaset gütmeleri gerekir, tek başına hiçbir ülke dünya siyasetinde söz söyleme gücü ve kuvvetinde değildir. Çünkü gerçekleri görüyoruz, İslam coğrafyasının bitişikliği, tarihi tecrübemiz,  dünyanın geldiği yer itibariyle mutlak surette ortak hareket edecek Müslüman dünyanın ortak bir siyasetinin olması lazım. Bunun da altyapısını Türkiye’yle Mısır’ın oluşturabileceğine inanıyorum. Türkiye’nin tarihi, siyasi tecrübesi, devlet tecrübesi, cumhuriyet her ne kadar kendisini 1920’lerden bu yana var kabul ediyorsa da öyle değildir. Yani hariciyeden dahiliyeye, itfaiyeden bilmem Vefa Bozacısına kadar hepsi cumhuriyetten daha eski. Böyle tarihi geleneği olan bir ülkenin tarihiyle barışması, vehm edilmiş korkularından da kurtulması lazım. Türkiye, “şeriat geliyor,” “Araplar bizim düşmanımız”, psikolojilerinden kurtulursa, İhvan-ı Müsliminin de o aldığı İslami kültür, terbiye, dirençle birleşirse, umarım dünya çapında bir siyaset ancak güdülebilir. Yoksa tek başına hiçbir ülke bunu yürütemez. Ben bunu söylerken İran’ı da dışlayarak öyle bir şey yapmamızın doğru olduğuna inanarak söylemiyorum. İran’ın da buna dâhil olması lazım, ama ilk etapta şu anda görünen odur ki, İran daha sonra bu işe katılacak gibi görünüyor. İnşallah da öyle olur.

 

Yirminci yüzyılda İhvanın etkileri kadar, yani İhvandan ayrılan yapılar da var.  Hasan el Benna’nın öldürülmesinden sonra sanırım..

 

Evet, etkilemiş Mevdudi. Bilhassa  Cihat kitabıyla Seyyid Kutup’u çok etkilemiştir. Bilirsin o kitabı Mevdudi daha genç yaşındayken yazmıştır, 26 yaşındayken o Cihat kitabını yazmıştır. “İslam’da Savaş Hukuku” diye Buruc Yayınları tarafından tercümesi yayımlandı.

 

İhvan bir taraftan örgütlenmesini arttırırken bir taraftan da ayrılanlar olur. Mesela ilk ayrılanlardan birisi sanırım Takiyyüddin Nebhani, yani onların mesela İhvan'dan kopma  süreçleri nasıl bir gerçekleşti?

 

Şimdi İhvanın Mısır rejimi tarafından çok büyük bir baskı altına alındığı dönemlerde İhvan neredeyse bitme noktasına geldi. Hasan el-Benna’nın şahadetinden sonra uzun zaman da bir boşluk oluşmuş. Daha sonra Hudeybi başkan olunca bir tarz değiştirdi, biraz daha o eski şeye göre daha uzlaşmacı, biraz mülayim bir hareket gütmeye başladı. Bu da İhvan içinde tartışmaları beraberinde getirdi. Bir kısmı İhvanı eski raydan saptırmakla suçladılar. O noktada da Seyyid Kutup da ayrı bir kutup olmaya başladı. Seyyid Kutup’un İhvana katılışı Hasan el-Benna’nın şahadetinden sonradır. Dolayısıyla Seyyid Kutup’un İhvana katılmasıyla İhvan düşünce olarak çok daha sert, daha kökten söylemler başladı. Bir de teşkilat olarak baskı altında tutulduktan sonra Hudeybi’den sonra da bu biraz yavaş yavaş bir uzlaşmaya doğru gitmeye başladı. Bu uzlaşmaya doğru giderken de uç unsurlar, sert unsurlar İhvandan kopmaya başladılar. Daha sonra Tekfir Velhicre koptu, İhvanı sapmakla suçladılar. Bugün de El-Kaide’nin içerisinde olan insanların büyük bir kısmı İhvanı bu manada biraz pasif dedikleri, biraz uzlaşmacılıkla suçlayarak ayrı bir yola doğru gidiyorlar. Bu İhvanın kaderinde olan bir şey, ama burada Hudeybi’den sonra da İhvan tekrar yavaş yavaş toparlandı ve artık hakikaten o Hasan el-Benna’nın şahadetinden sonraki Mısır’ın sertliği biraz yumuşadı, tarafların ikisi de birbirine karşı yumuşayınca bir uzlaşı, adı konulmamış bir mutabakat sağlandı ve oradan İhvan devam etti. Bugün de Mısır’daki merkezin yaptığı aslında benzer bir şeydir, onun için de birtakım insanlar onları suçluyor uzlaşıyorsunuz diye.

 

 Genelde batılı literatürdeki İslaâcılıkla ilgili çalışmalarda Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler üzerinden söylenilen şeyler çok farklı. Mesela silahlı mücadele noktasında Kutup anılıyor Yoldaki İşaretlerin hani uzun süreli toplumsal değişime vurgu yapan bölümü görmezden geliniyor. Mısır’da Seyyid Kutupçu olmakla mesela, Türkiye’deki Seyyid Kutup’u anlamlandırmaya çalışmak arasında bir fark var mı? İhvan Kutup’u dışlıyor bir de…

 

Davetçiyiz, Yargılayıcı Değiliz adıyla kitap yazıyor Hudaybi.

 

Bugün İhvan ya da sizin gördüğünüz İhvan mensuplarının  Kutup’la ilişkileri nasıl?

 

Şimdi şunu da görmemiz lazım: İhvanın silahlı timler, tugaylar yetiştirdiği dönemde Mısır’da bütün partilerin, kuruluşların öyle bir gençlik yapılanmaları vardı. Sadece İhvana has değildi, bunu bir kere görmemiz lazım.  İkincisi, o tugaylar gittiler Filistin’de istilacı İsrail devletine karşı savaştılar, şehit oldular. Bugün de aynı şeydir, yani Kurtuluş Savaşına karşı çıkabilir misin? Bu da bir nevi Kurtuluş Savaşıdır. Hem İngilizlere karşı Kanal Savaşıyla, hem de Filistin’deki İsrail işgaline karşı savaştılar. Şimdi İhvanı, bu manada bilhassa Seyyid Kutup’u terörle aynı görerek, bağdaştırarak saldıranların anlamadığı bir şey var. Bak, bir yerde düşmanınız sizin hareket tarzınızı da belirliyor. İşgal eden bir adama karşı fikri bir şey söyleyemezsiniz, ama fikir mücadelesi başkadır. Seyyid Kutup hem fikri mücadele veriyor, hem de İsrail’e karşı savaşan grubun içinde oluyor. Bu tabii bir şeydir, Çanakkale’de Mehmet Akif’in yetiştirdiği insanların büyük bir kısmı gidip şehit olmadı mı? İngiliz gelmiş işgal etmiş toprakları, seyirci mi kalacaksın? Bittabi olarak fiili mücadele var, sen de fiili mücadele edeceksin. Bugün de aynı, yani herhangi bir devlet ülkeyi işgal ederse o ülke insanı savaşacak. İhvan’ın yaptığı da bu idi, yapacağı şey de gene böyle olacak. Seyyid Kutup üzerinden İslam’ın cihat ruhunu, emperyalizme karşı çıkış ruhunu da sindirmeye çalışıyorlar. İyi niyet yok burada, Seyyid Kutup’u da bu noktada Seyyid Kutup’un kendi düşüncesinden kaydırarak başka tarafa başka türlü yorumlamaya çalışıyorlar. Bu da doğru değil, Seyyid Kutup asla kupkuru bir savaşa, cihat demez o, o diyor ki, Allah’la kul arasına giren her şey ötekidir ve biz bununla savaşacağız. Bazen bu nefsimiz olur, bazen ailemiz olur, bazen toplumun kendisi olur, cahiliye toplumu diyor, bazen de tağuti rejimler olur, bazen de uluslararası sistem olur. Seyyid Kutup böyle bakıyor olaya. Seyyid Kutup’a göre aile, fert, toplum, devlet, kainatın işleyişi, ahret bir bütündür. Bu bütünlüğün de sağlanabilmesi için İslam nizamının hâkim olması lazım. Bunu engelleyen her şey zararlıdır, bozucudur ve fıtrata da aykırıdır. Şimdi bu bütünlüğü görmeyenler Seyyid Kutup’un sadece işte sert şeyler söylediğini, terörden başka bir şey bilmediğini, insanları doldurduğunu iddia ediyorlar. Bu doğru değil, benzer düşünceleri İbni Teymiye’de de görürsün, Zadül Mead sahibinde de görürsün, geriye doğru gittiğimizde tüm İslam ümmetinde vardır. Hadislerde de vardır, Kur’an’da da vardır aynı şey, yok mudur? Din bir bütündür neticede, Seyyid Kutup’ta bu bütünlüğü görüyoruz, ama burada Seyyid Kutupçuların biraz da bazıları Seyyid Kutup’u kendi istedikleri gibi yorumluyor. Bazıları Seyyid Kutup’u vahdet-i vücutçulukla suçluyorlar. Düşünün yani şimdi, bir taraftan birisi diyor ki, vahdet-i vücutçu öbürü diyor ki, işte sivri, savaştan başka bir şey bilmez, ama öyle değil. Fizilal’i okuyan, Yoldaki İşaretler’i okuyan,  Cihan Sulhu ve İslam’ı okuyan, İslam Düşüncesi’ni okuyan Seyyid Kutup’un hem İslam tefekkür dünyasının nasıl olması lazım geldiğini, hem de savaş hukukunun, İslam’daki savaş hukukunun neye dayanması gerektiğini çok açık, sarih görüyorsunuz. Öyle durup dururken insan öldürmeye falan son derece karşıdır. Seyyid Kutup din adına yapılan savaşların sadece din savaşı olmadığını da söylüyor. Emperyalistlerin yaptığı, Hıristiyanların din adına yaptıkları savaşların aslında din savaşı olmadığını da çok açıkça altını çiziyor. Sömürücüler, dini maske ediniyorlar diyor. Şimdi bu kadar böyle geniş ufuklu bakan bir insana siz efendim, vur kırdan başka bir şey bilmiyor deseniz hakikaten Seyyid Kutup’a iftira etmiş olursunuz.

Bugün benzer şeyleri Abdullah Azzam hakkında da söylüyorlar. Abdullah Azzam Afganistan’a gitti, Ruslara karşı Arap mücahitleri eğitti ve örgütledi. Özet olarak diyor ki, bu ufak tefek farklılıkları görmeyin, adam muska takmış, bilmem ne yapmış bunu görmeyin, burada bir büyük emperyalist güç var, Ruslar, bunlara karşı biz ümmetin topraklarını, namusunu, onurunu savunacağız diyor. Şimdi bu teröristce bir şey midir? İşgalci bir orduya karşı kendi topraklarını, insanını, namusunu, ırzını, dinini savunmanın neresi teröristlik olmuştur? Terörist Rusya mıdır, yoksa hakikaten kendini savunan Afganistan mıdır? Bugün de aynı şeyi diyorum, yani Seyyid Kutup’a bu manada çok yüklenenler hakikaten emperyalistlere karşı direnişimizi kırmak isteyenlerdir. Ben bunu böyle görüyorum.

 

Peki, İhvan kendi içinde diyelim ki, Seyyid Kutup’la ilişkili şeylere nasıl bakıyor bu anlamda? Münir Gadban’nın sanırım geçen yıl bir kitabı yayınlandı Seyyid Kutup’la ilgili, esasında hani Seyyid Kutup sonrasında oluşan  yorumların büyük ölçüde yanlış olduğuna değiniyordu. Bugün İhvanın içerisinde Kutup tartışmaları yerli yerine oturmuş bir tartışma mıdır ya da en azından sizin gözleminiz?

 

Benim gözlemim yani Seyyid Kutup’a hiçbir İhvan mensubu direkt karşı çıkmaz. Yanlış yorumlandığına inananlar vardır, ben de o inananlar arasındanım. Bir kere Fizilal’i okuduğunuz zaman hakikaten kainatın işleyişi, o tabiat coşkusu, Kur’an’daki o belagat, fesahat, dile vukufiyeti, bir kere Seyyid Kutup iyi bir edebiyatçıdır, iyi bir sosyologdur. Böyle bir adamdan çok böyle tekdüze bir şey beklemek de hakikaten doğru bir şey değil. Bir de bu batılıların propagandası var. Mesela, bu sempozyum dolayısıyla bir-iki yerde okudum. Diyorlar aslında Seyyid Kutup Hitler Almanya’sından etkilenmiş, o Hitler Almanya’sının düşüncesini, İslami kılıfla dünyaya sunmuş. Bu da iftira, yani Seyyid Kutup nerede Nazi düşüncesini savunmuş. Hakikaten bu tez, direnci kırmaya çalışanların ileri sürdüğü bir iftiradır. Seyyid Kutup’u iki türlü istismar ediyorlar. Bir kısmı diyor ki, o vahdet-i vücutçudur, öbürleri de diyor ki, Seyyid Kutup sadece savaştan başka hiçbir şeyin bu memleketi kurtarmayacağına inanır, her halükârda savaşacaksın. Savaşın hukuku var, kendisi bunu çok iyi bilenlerdendir. Seyyid Kutup’u bu manada istismar edenler var, o noktada Gadban haklı, hakikaten öyle. Münir Gadban o noktada çok akıllı ve Hasan el-Benna’nın da siyasi cihat manasında içtihat ettiğine inanır. Cihadın, yani cihat tecdidi diye bir tabir kullanıyor. Yani öyle bir bakış açısı da var Gadban’nın, bu da doğrudur. Hasan el Benna ve ekibi ona Seyyid Kutup da dahildir, 20. yüzyılda cihadın nasıl olması lazım geldiğini de anlatır. Dergi çıkarıyor, gazete çıkarıyor, basın yoluyla mücadele ediyor. Normal kıtalde bu yok, cihat kıtalden ibaret olmadığını Seyyid Kutup pek çok defa söylüyor Fizilal’de. Bunu diyen bir adamla sen sadece silahtan başka bir şey bilmiyorsun, kafasız bir adam gibi lanse ettirmek doğru değil. Seyyid Kutup, eğitimle, inancın köklü bir şekilde yerleştirilmesiyle, toplumu eğiterek ve ikna ederek bir dönüşüm sağlanacağına inanır. Darbeyle İslamlaşma olamayacağına inanır. Gadban bunları açıkça söylüyor.

 

İhvan’a siyasi mücadele anlamında baktığımızda İhvan 1952’de meydana çıkıyor. Kral Faruk’u Nasır’la birlikte deviriyorlar, ama o süreçten sonra, o ittifaktan sonra oluşan şey, İhvanın tekrar sindirilmeye çalışılması şeklinde oluyor.  1960’lardaki İsrail savaşı, 1970’ler, Enver Sedat sonrası, Hüsnü Mübarek’in gelişi, vesaire İhvanın aşağı yukarı bütün siyasetini etkiliyor. Temkin siyaseti öne çıkıyor gibi. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

 

Mısır idarecileri genelde dünyadaki İslam dünyasını idare edenlerin çoğunun yaptığı gibi dış dünyaya karşı işte biz sizi İhvan gibi böyle radikal şeylere karşı koruyoruz, güvenceniz biziz diyerek Batıya karşı İhvan üzerinden kendi meşruiyetlerini yürütmeye çalışıyor ve o da dış dünyayla anlaşarak İhvanı bertaraf etmek, ortadan kaldırmak üzere siyaset üretiyorlar. Dolayısıyla bu da İhvanı bir yerde sindirdi, mecburen bir uzlaşma yoluna gitti. Öbür taraftan da hayırlı bir şey oldu. Nasıl hayırlı bir şey? Yerli işbirlikçilerle sömürgecileri, emperyalistleri aynı kefeye koydu İhvan düşüncesinde, birbirini tefrik etmedi. Yani yerli tağut ve uluslararası sistemin temsilcilerini İhvan nazarında aynı yere koyuldu. Bu da ümmetin uyanmasına da vesile oldu. Emperyalistler her zaman direkt sömürmezler, aracılarla kendilerinden geliyorlar. Seyyid Kutup buna siyah İngilizler der, Hasan el Benna da Ali Ulvi Kurucu ile görüşmesinde yakın şeyler söylüyor; diyor ki İngilizler gitti, biz bağımsız olduğumuzu sandık, ama bakıyoruz ki hür değiliz. Bu sefer onların yerine ikame edilen yerli idarecilerimiz geldi diyor. Şimdi böyle baktığımız zaman bu idarecilerin İhvana baskıları da kendi istekleri doğrultusunda olmadığını görüyoruz. Batı emperyalistlerin istekleri doğrultusunda İhvanı bastırıyorlar. Bu bastırma sonunda da dediğim gibi bir taraftan İhvanı bütün fotoğrafı görmeye itiyor, ulusal emperyalistlerle yerli işbirlikçilerin aynı şey olduğunu gösteriyor, öbür taraftan daha temkinli, daha tedbirli olmaya itiyor İhvanı. İlgi alanınız çoğaldıkça, halk desteği çoğaldıkça, siyasi arenaya çıktığınız zaman ister istemez kendinizin dışındaki çevreleri, dünyayı da hesaba katmak zorundasınız. Şu anda İhvanın geldiği yer itibariyle Amerika’yı da hesaba katmak zorunda, Rusya’yı da hesaba katmak zorunda, Mısır’ın kendi milli menfaatlerini hesaba katmak zorunda, Türkiye’yi de hesaba katmak zorunda Mısır İhvanı. Mesela, diyelim 1960’larda bu kadar her şeyi hesaba katmak zorunda değildi, bugün katmak zorunda. Çünkü orada yerli bir despot vardı, kendi karşılarında kendilerini ezen, yok etmeye çalışan bir idare vardı, işte bir de İsrail devleti vardı, iki tane düşmanı vardı. Şu anda öyle değil, şu anda hareket bir kademe yükselince düşmanları da çoğaldı, ilgi alanlarını da geliştirdi. Şu anda aslında bu sıkıntı bütün dünya Müslümanlarının karşı karşıya kaldığı sıkıntılardır. Artık hiçbir ülkenin, hiçbir Müslüman’ın problemi kendine ait problemlerden ibaret değildir. Dünyadaki olup bitenlerin hepsinden sorumluyuz ve hepsini beraber çözmek durumundayız şu anda sen ve ben, bütün Müslümanları, İhvan da şu anda bunun farkında, buraya gelmiş durumda. Onun için de dünyayı hesaba katmak durumundadır. Bu yönüyle baktığımız zaman Kutupçularla anti Kutupçuların aralarındaki o farklılıkların çok fazla artık karşılığı olmadığını da görüyoruz. Bir de bu dış dünyada açılan cephelerde Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Irak, oralarda hararetle o tür düşüncede olanların büyük bir kısmı da o tarafa doğru bir kayma gösteriyorlar,  iç meselelerle çok kendilerini sınırlandırmıyorlar dış düşman ve dış mücadele aralarındaki farklılıkları azaltıyor.

 

O taraf dediğiniz?

 

Yani diyelim Afganistan’dalar, Irak’talar, Bosna’dalar, Çeçenistan’da, orada fiilen savaşıyorlar işgalcilere karşı. Böyle de olunca o tartışma içte azaldı veya dış dünyaya gittiler, şu anda da öyledir.

 

Peki, biraz önce onu söyledim, Hasan el Benna Ali Ulvi  ile görüşmesinden söz ettiniz. O nerede ve nasıl?

 

Ali Ulvi Kıurucu önce Mısır’a, sonra Medine’ye yerleşiyor. Mısır’dayken bir görüşüyorlar, bir de Hasan el-Benna hacca giderken orada uzun uzun görüşüyorlar.

 

Neler anlatıyor?

 

 Biraz önce söyledim. Mesela, Osmanlı’nın yıkılmasının emperyalist bir oyun olduğunu anlatıyor. İngilizlerin kendilerini dolaylı bir şekilde yürüttüğünü anlatıyor. Osmanlı’nın bu ümmet için nasıl bir nimet olduğunu uzun uzun anlatıyor, bu Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratının ikinci cildi uzunca Hasan el-Benna’ya ayrılmış. Ayrıca mesela Ali Yakup Cenkçiler Hoca orada Allah rahmet eylesin, o da Mısır’dayken Hasan el-Benna’yla, İhvanla tanışıyor. Onu anlatan, onunla bir-iki röportaj var falan, orada da mesela İhvanın üzerinde duruyor. Dolayısıyla şimdi Ali Ulvi Hoca aynı zamanda Mısır’da Sabri Efendilerin, Akif’lerin kimlerin geldiğini falan uzunca anlatır.

 

Peki, Akif’in İhvan, Hasan el Benna, o çizgiyle tanışması olmuş mudur ya da diyelim, mesela Akif Mısır’a gittiğinde Reşit Rıza da hayatta,  karşılaşmaları olmuş mu?

 

Akif benim görebildiğim kadarıyla çok net de bilmiyorum, ama okuduğum kadarıyla bir nevi böyle kendinde değil, yani Mustafa Sabri Efendi gene Ali Ulvi Hoca’dan okuduğumuza göre diyor ki, sen bu cumhuriyetin kuruluşuna karşı çok iyi tepki vermedin. Yani uzlaştın filan gibi diyor, Akif de sonra 3 senedir sehiv secdesiz namaz kılmadığını söylemiş, yani o kadar dalgın ki, Akif biliyorsunuz çok iyi bir hafızdır. Leblebi hafız diyorlar ya, öyle yanlışsız Kur’an çok rahat okuyan bir adam, yani Akif’in dünyası yıkılmış. Dolayısıyla oradaki İhvan çevresinden biraz da uzak kalmış Akif gördüğüm kadarıyla, ama Mustafa Sabri Efendinin de Akif’e bir acabası vardır.

 

Tekrar bugüne gelirsek Mısır’da Selefiler de güçlü. İhvan genişleyince söylemindeki farklılaşmalar, özellikle toplumsal olarak alt sınıflardaki İhvan mensuplarının kopuşunu beraberinde  getiriyor. Bu ise Selefileşmeyi beraberinde getiriyor.  Bu anlamda Mısır’da İhvan ve Selefiler ilişkisi Mısır siyasetini nasıl etkileyecek?

 

Benim görebildiğim bu Selefileri herhalde Suudi Arabistan biraz destekliyor ve onlar İhvana biraz muhalifler, oldukça muhalifler. Ayrıca muhtemelen İhvandan rahatsız olan çevrelerin de alttan bir desteği olduğuna da inanıyorum Selefilerin. İleride İhvan iktidarına karşı kullanabilecek, yani iç bir muhalefet ancak Selefiler olur, ama şunu da rahatlıkla ben söyleyebilirim: Arap dünyasında kültürel olarak bize en yakın duran İhvandır. Dış dünyayla rahat irtibata geçebilen, diyalog kurabilen İhvandır. Selefiler bu noktada çok kapalılar ve o manada da gelecekleri yoktur. Dar anlamda bir muhalefet yürütebilirler, İhvanı zayıflatabilirler, ama dünya siyasetine o manada açılamazlar. Selefiler çok dar ve siyaseti de lütfen kabul ediyorlar. Aslında o noktada da bir gelgitleri vardır Selefilerin, yani parti kuralım mı, kurmayalım mı, caiz mi, değil mi birtakım şeyleri var onların, o manada onlar dünya siyasetine çok açık değildirler. Onlar da ileride siyasete ve dünyayla beraber yaşamaya ve topyekun bir İslamî mücadele vermeye alışacaklar, belki de ikisi uzlaşacak diyelim, dua edelim, temenni edelim. Ama o bir tehlike, o işaret ettiğiniz şey ileride muhtemelen bir sürtüşme ortamı doğabilir o noktada.

 

Sempozyumun hazırlığı ne kadar sürdü?

Fiili olarak Ramazan-ı Şerif’ten bu yana, yani sekiz ay sürdü. Fiili olarak biz 3 Eylülden itibaren başladık çalışmaya. Tertip komitesi; Beşir Eryarsoy hocamız, Genç Birikim Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Genç Birikim Derneği Başkanı Ali Kaçar ve ben Kâzım Sağlam olarak üçümüz, bir de Cihan Özkan diye bir arkadaşımız var, o da sekretaryamızı yürüttü. Eylül’den bu yana yani 5-6 Mayıs’a kadar hiç aksatmadan toplantılar yaptık. Önce bir taslak çıkardık konu başlıklarını, sonra bunları dağıttık, zaman zaman tebliğ sunanlarla istişare ettik, bir kısmını da değiştirmek zorunda kaldık, ama neticede bizim hedeflediğimiz ana iskelet yansıdı sempozyuma. Yani sana demedik, sen bize ne sunuyorsun demedik. Dedik ki, bizim şu şu konularımız var, bunlardan hangisini seçiyorsun? Biz şunu seçmeni istiyoruz da dedik, o noktada ana hatlarıyla hamd olsun yürüdü. Bir de dışarıdan bize destek veren arkadaşlarımız var onlar da dış ilişkilerimizi yürüttüler. Bunlar; Mustafa Caferi Ürdün’den, onun bize çok katkısı oldu. O Mustafa Caferi doktordu, Cerrahpaşa’dan mezun, Türkçe de bilir, Ürdün İhvanındandır. Dr. Muaffak var, o Suudi Arabistan’da hadis profesörüdür, Arap kökenli, o da ayrıca bize katkı sağladı. Murat Ataman ve Serdal Yüksek Türkiye’de arkadaşlarımız Ezher’de okuyorlar. Mısır İhvanıyla diyalogumuzu onlar sağladılar. Çokça telefon görüşmesi yaptık, görüştük, gittik, geldik. Bazıları, biz oturup yazamayız dediler onlara adam gönderdik konuştular konuşmalarını çözdük tekrar kendilerine arz ettik onlar da gereken düzeltmeleri yaptılar ve tebliğlerini sundular. Bütün katılımcılara dedik ki, bunu kitaplaştıracağız, millete sunacağız ve onu da becerdik hamd olsun. Bizim camiada çok nadir görülen bir şey daha yaptık, Arapça tebliğ sunanların tebliğlerini aldık önceden, tercüme ettirdik. Sempozyuma tebliğleri kitaplaştırarak izleyicilere takdim edebildik. Orada kitapta hem Arapçalarını, hem Türkçelerini koyduk kitaba, böylece de elimizde bir doküman da çıkmış oldu.

 

Sempozyum planladığımız gibi gitti hamd olsun, organize, katılım çok düzgün gitti. Katılamayan Ali Karadaği oldu dışarıdan, bir de Vechi Ğuneym gelemedi. Ali Karadaği şu anda Karadavi’nin yardımcısı, onun yerine onu düşünüyorlar sekreterdir, o Tunus’ta bir toplantıları vardı, gelmedi, ama tebliği var. Vecdi Ğuneym de Malezya’da, ama Mısır vatandaşı, Mısırlı olduğu için pasaport problemi var, Arap baharı olduysa da o iş Mısır’a yansımamıştır. Pasaport halledemediği için gelemedi, Mısır’a gitseydi tutuklarlardı, onun için gidemedi.

İki oturum başkanını değiştirmek zorunda kaldık. Çünkü Ali Karadaği ile Vecdi Ğuneym oturum başkanı idiler onların yerine iki yeni oturum başkanını belirledik. Ali Karadaği yerine Suriye İhvan lideri M. Riyad Şukfa’yı, Vecdi Ğuneym yerine de Hemmam Said’i  oturum başkanı yaptık. Böylece bir boşluk olmadı hamd olsun.

Sempozyum 7 ana başlıktan oluştu, dolayısıyla 7 oturum oldu. Her oturumda dört tebliğ sunuldu, 3 tebliğ sunulamadı fakat bu tebliğler de kitapta mevcut. 

Coşkulu bir kalabalık vardı, düzgün bir organize oldu. Yani gerek Arap misafirlerimiz, gerek Türkiye’deki katılan hocaların hepsi çok memnun kaldılar, teşekkür ettiler organizasyona, düzgünlüğe. Bu organizasyonda Ankara’daki arkadaşlarımız çok büyük fedakarlık ettiler kendilerine teşekkür ederim. Hayrettin Karaman Hoca ve Yasin Aktay Beyefendiler de sempozyuma sahiplendiler kendilerine ayrıca teşekkür ederiz. İyi oldu umarım.

 

Hazırlık sürecinde Türkiye’deki İhvan literatürüne de bakmışsınızdır. Nasıl bir literatür var Türkçed'e?

 

 Baktık. Türkiye’de özel olarak telif edilmiş az, Alev Erkilet’in çalışması var, birkaç tane öyle dergi yazıları var, ama tercüme epey var. Bir de İhvanın kendi yayınları var, siteleri var, yayın organları var. Bir de İhvan terbiyesinden geçmiş değerli ilim adamların eserlerinden Türkçeye tercüme edilen oldukça kitaplar var. Karadavi, Said Havva, Fethi  Yeken, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, A. Kerim Zeydan, Mustafa Sibai, Ahmet Faiz…ayrıca İhvana ait sitelerde çok geniş bir literatürle karşı karşıya kalırsınız, hakikaten tahminimizden çok fazla. Şunu da gördük ki,  sadece bir sempozyumla İhvan tam olarak anlaşılamaz. Hakikaten çok yaygın ve çokça hakkında kitap yazılmış, Batılılar daha çok yazmışlar. Bu noktada da bizler biraz kayıtsızız, körlük mü desem, kendimize de hakaret etmeyelim, ama Türkiyeli Müslümanlar olarak hakikaten İhvan üzerinde ciddi ciddi çalışmamız lazım. Yani tenkitten karşı çıkıştan öte veya sahiplenmekten öte ne diyor bunlar diye bakmamız lazım gelir. İslâm dünyasına, İhvan hareketine yeniden dönerek iyice bir değerlendirmemiz ve bundan sonra nasıl bir gelecek tüm İslam dünyasını bekliyor tahmin etmemiz gerekecektir. ?

 

Eleştirel olarak yaklaşılsa bile çalışmak gerekir.

 

Sırf açığını arayalım manasında olmasın diyorum. İsmail Kara’nın bir-iki değerlendirmesi var bu hususta, Hayrettin Karaman’ın bu ıslahatçılarla ilgili söyledikleri şey neticede dönüp dolaşıp İhvana geliyor, o manada onlar var. Bir de bu Reşit Rıza Abduh, Afgani’yle ilgili değerlendirmelerinin bir kısmı da neticede gelip İhvana dayanıyor. O manada bir literatür var, ama şunu da gördük ki, Türkiye’de öyle İhvan üzerinde çalışmış çok ciddi bilimsel şeyler yok. Hakikaten çok acı, adı bilimsel bazı araştırmalar var, ama literatür bozuk, ne dediğini bilmiyor, vakıf değil yani, tez yazmış, ama nasıl yazmış, ne yapmış? Demek ki, Arapça bilmeden İhvan üzerinde araştırma yapamıyorsunuz, bir kere dile vukufiyet lazım. Sadece İhvan değil bundan sonra dünyada söz söyleme mevkiinde kendini gören herkes Arapçayı bilmesi gerekir, sadece Arapça yetmez İslamî bilgi ve birikime de vukufiyet gerek.

 

Sorularım bu kadar. Eklemek istediğiniz şeyler var mı?

 

Allah razı olsun. Yani bu sempozyum dolayısıyla katkı sunan herkese de teşekkür ediyorum. Hakikaten bizim basın çok müstağni davranıyor. Belki bizim de basınla ilişkilerimiz sıkıntılıdır, onu da kabul ediyorum, ama bu bence çok mühim bir toplantıydı. Çünkü dünyada ilk defa “Uluslararası Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler”  sempozyumu oluyor. Hasan el Benna ayrı yad edilmiş, o başka. Bir de Arap baharının cafcaflı olduğu bir dönemde bu kadar kulaklarını buna tıkamak çok hayırlı bir şey olmadı diye düşünüyorum. Yazan, çizen, İhvanla ilgili konuşan, Arap baharı hakkında ahkam kesenlerin bir kısmı gelselerdi, biz orada o arkadaşlarla görüşmelerini de sağlardık. Şimdi İbrahim Ğuşe geldi, Filistin’in politikasını yürüten adam, Hemmam Said geldi, Ürdün İhvanı Müsliminin murakıbı, Ahmet Zaid geldi, merkezde Mısır’da İhvanı Müsliminin yönetim kurulunda ve basından sorumlu yetkili, Suriye İhvan-ı Müsliminin lideri M. Riyad Şukfa, İhvanın idari kadrosunu veya Gadban gibi düşünen beyinleri insanları buraya taşıdık ve yeteri kadar istifade edilmediği kanaatini taşıyorum. Bu noktada da bizim bilhassa İstanbul basınının bir istiğnası var. Onu da sitem olarak söylüyorum.

*Umran Dergisi-Haziran 2012 sayısı

 

 

k_saglam

Yeni Kitabımız Çıktı

egri_agacin_golgesi

Son Eklenenler

Davet Kime Yapılır?
(14 Aralık 2018, Cuma) Davetçi ...
Öğrenmenin Anahtar(lar)ı
(23 Kasım 2018, Cuma) İlim tahsil etm...
Davet-Hizmette Öncülük
(16 Kasım 2018, Cuma) Her bir fikrin, ...
Ne Olmadığını Söylemek
(9 Kasım 2018, Cuma) Ne olmadığını...
AKP Değerlendirmesi
İlgilenen ve merak edenler için ...
Ziya Gökalp'e Dair
(26 Ekim 2018, Cuma) Birlik Gazetesinde...
Cemal Kaşıkçı Vesilesiyle
(12 Ekim 2018, Cuma) Suudi vatandaşı ...

Kimler Sitede

Şu anda 48 konuk çevrimiçi
Üyeler : 3
İçerik : 489
Web Bağlantıları : 5
İçerik Tıklama Görünümü : 2567329
< ?php if( JRequest::getVar( 'view' ) == 'article' ): ? > < jdoc:include type="modules" name="socialwidget" /> < ?php endif; ? >